Bir korsan filminin ardında bedenin, iradenin ve aşkın hikayesi.
İrade aşkla harekete geçer. Kendi haline bırakılmış irade ya disipline sığınır ya da dürtüye teslim olur. Onu bu kısırdöngüden çekip çıkaran şey, sevgidir. Will Turner'ın hikayesi tam buradan başlar. Sıradan bir demirci çırağıdır. Sevdiği kadına sınıfı yüzünden uzaktır. Kanı ise gizlenmesi gereken bir utançtır çünkü bir korsanın oğludur. Elizabeth'e duyduğu aşk onu bu üç sınırını da aşmak zorunda bırakır. Sınıfını çiğner. Çıraklığını bırakıp kılıcı eline alır ve en zoru, reddettiği mirası sahiplenmek zorunda kalır. Çünkü Aztek lanetini bozabilecek tek kan onun damarlarındaki korsan kandır. Aşk, Will’e sadece cesaret vermez, Will'i kaçtığı şeyle yüzleşmeye yani kendisi olmaya zorlar. Karayip Korsanları'nı bir macera filmi olmaktan çıkarıp adeta bir ahlak kozmolojisine dönüştüren şey, üç ana karakterin — Jack, Will, Norrington — aynı duyguyla farklı yönlere savrulmasıdır. Jack gemisini, Norrington düzeni, Will ise Elizabeth'i sever. Aynı rüzgar, üç ayrı yelkeni üç ayrı limana götürür.

Filmdeki düşmanlıklar aslında tek bir bedenin içindeki çatışmanın dışavurumunun bir metaforudur. Jack Sparrow ilk bakışta temel dürtülerimizi yani Freud'un id'ini temsil ediyor gibi gözükse de esasında trickster'ın soyundan gelir. Trickster, mitolojilerde kuralları çiğneyerek o kuralların aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteren, ne tam iyi ne tam kötü, hilekâr ama aynı zamanda yaratıcı olan, sınırlarda gezinen bir figürdür. Hermes, Loki, Anansi hatta Nasreddin Hoca bu ailedendir. Jack'in komikliği yalanları ve sürekli taraf değiştirmesi ahlaksızlık değil, ahlaki sınırların kırılganlığını ifşa eden bir tavırdır. Her tricksterın kendisiyle özdeşleşen bir sembolü vardır. Hermes'in sığırları, Nasreddin'in eşeği gibi Jack'in de gemisi vardır ve o gemi bir zamanlar elinden alınmıştır. İşte bu yüzden Jack ile Barbossa aynı geminin iki talibidir. Jack arzunun kendisidir ama bedensizdir. Barbossa ise bedeni ele geçirmiş bir işgalcidir. Tıpkı bağımlılıklarımızın bedenimizi ele geçirmesi gibi. Onun komutasındaki bütün mürettebat artık lanetlenmiş, acı ile can sıkıntısı arasında salınan bir döngüye girmiştir. Ne yerlerse yesinler tat alamaz, ne içerlerse içsinler susuzluklarını gideremez olmuşlardır. Lanetlenmiş beden tam olarak budur. Asla mutlu olamayan bir varoluş. Jack ile Barbossa'nın kavgası bu yüzden sıradan bir korsan husumeti değildir. Bir bedenin asıl sahibi ile onu zapt eden gücün kavgasıdır. Bu görüntü modern özneyi anlatmak için fazlasıyla güçlüdür. Bağımlılık, tüketim ve algoritmik kapılma çağında geri alınmaya çalışılan şey yalnızca bir gemi değil, kişinin kendi bedeninin dümenidir.

Norrington bu sahnede üçüncü bir taraf olarak belirir. Bedeni dışarıdan disipline etmek ister. Jack'i asmaya çalışması bundandır. Çünkü Jack onun kurduğu düzenin sahteliğini her görünüşüyle ifşa eder. Jack ise Norrington'dan nefret bile etmez. Onu yalnızca ciddiye almaz ve bu kayıtsızlık Norrington'ı asıl yaralayan şeydir. Vali Swann ise Norrington'dan farklı bir yerde durur. O kurumsallaşmış iyi niyetin temsilidir. Kızını sever ama bu sevgiyi konvansiyonun diliyle ifade eder. Korseyi giydirir, uygun damadı seçer ve mutluluğu adabın içinden tarif eder. Yani Vali, sevginin süperegonun gramerine tercüme edilmiş halidir. Egonun süperegoya yaslandığı ve kendi sesini kaybettiği yerdir. Will ile Vali arasındaki fark ince ama belirleyicidir. Will sevgiyi iradeye, Vali ise sevgiyi adaba dönüştürür.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Will Turner, tüm bu güç dengesinin tam ortasındadır. O, iradenin metaforudur. Jack ile aralarında bir dostluk yoktur ama bir zorunluluk vardır. İrade dürtüyü sevmez çünkü onu hizaya getirmek ister. Dürtü de iradeyi sevmez çünkü söz dinlemek ona ağır gelir. Yine de aynı yöne gitmek zorundadırlar. Norrington ile aralarında ise sessiz bir rekabet vardır. İkisi de Elizabeth'i sever ama biri bu sevgiyi iradeye dönüştürür, diğeri düzene sığınır. Will'in asıl karşılaşması ise Barbossa iledir. Çünkü Barbossa'nın ele geçirdiği bedeni bozabilecek tek kan Will'in damarlarındaki kandır. İşgal edilmiş beden ancak iradenin ‘kanıyla’ geri alınabilir.

İnsan bedeni de tam böyle bir savaş alanıdır. Dürtü bedeni ister ama yönetemez. Bağımlılık bedeni ele geçirir ama ondan zevk alamaz. Lanetli korsanların hali tam da Kierkegaard'ın ölümcül hastalık dediği şeydir. Ölmek isteyip de ölemeyen, yaşamak isteyip de yaşayamayan bir varoluştur. Disiplin, bedeni dışarıdan zapt etmeye çalışır ama içine giremez. İrade ise tek başına yetmez. Ancak sevgi tarafından çağrıldığında bedeni gerçekten sahiplenebilir. Karayip Korsanları'nın bütün macerası bu sahiplenmenin hikayesidir.
