Sanat, insan ile kutsal arasındaki mesafeyi ayarlayan ince bir perdedir. Ve belki de cennet, Tanrı’nın dünyaya açtığı son penceredir.
İnsan önce göğe baktı. Sonra gözlerini indirdi. Bazı şeylere uzun süre bakmak mümkün değildi. Güneşe doğrudan bakılamadığı gibi, kutsal olana da doğrudan bakılamıyordu. Bu yüzden insan araya taş koydu, boya koydu, cam koydu. Mabetler yaptı. Duvarlara resimler çizdi. Pencereler açtı. Belki sanat, insanın gözlerini kör etmeden Tanrı’ya bakabilmesi için icat edilmişti.
Pencere sıradan bir mimari unsur değildir. Bir sınırdır. İçeriyle dışarının birbirine değdiği ince bir yüzeydir. İnsan pencerenin önünde durduğunda aynı anda iki yerde bulunur; içeride ve dışarıda. Din de sanat da tam bu eşikte doğar. Çünkü kutsal olan daima biraz uzaktadır, sanat ise o uzaklığı katlanılabilir hale getirir. Sonsuzluk ancak küçük açıklıklarla hissedilebilir.

Kutsal metinlerde pencerenin bu kadar önemli görünmesi tesadüf olamaz. Nuh’un gemisinde bile dış dünyayla ilişkiyi sağlayan şey bir penceredir. Tufan sırasında insanlık kapalı bir yapının içinde hayatta kalmaya çalışırken, gökyüzüne açılan küçük bir açıklık kalır yalnızca. Nuh kuzgunu da güvercini de o pencereden salar. Dünya, bir çerçevenin içinden görülür. İnsan hakikate hiçbir zaman çıplak gözle bakamaz; daima bir eşikten, bir aralıktan, bir pencereden bakar.
Birçok dinde Tanrı’nın doğrudan görülmesi fikri korkutucudur. Yahudi geleneğinde Musa’nın Tanrı’yı bütünüyle göremeyeceği anlatılır. Görmek, dayanılabilir bir deneyim değildir. İnsan ancak bir iz, bir gölge, bir yankı görebilir. Bu yüzden dinler çoğu zaman gerçeği hikâyelerle ve ışıkla anlatır. Sanat da aynı şeyi yapar. O da gerçeği doğrudan vermez; onu çerçeveler, süzer, dönüştürür. Böylece insan bakabilir hâle gelir.
12. yüzyılda Suger adlı bir rahip, ışığı yalnızca fiziksel değil, tanrısal bir varlık gibi düşünüyordu. Saint-Denis Manastırı yeniden inşa edilirken kilisenin içini mümkün olduğunca aydınlık kılmaya çalıştı. Böylece Gotik mimarinin temellerinden biri ortaya çıktı. İncelen duvarlar, yükselen kemerler ve dev vitraylar sayesinde ışık artık yalnızca içeri giren bir şey değil, mabedin içinde dolaşan kutsal bir varlığa dönüşüyordu. Kırmızıya, maviye ve altın sarısına bölünen güneş ışığı, Tanrı’nın yeryüzündeki yankısı gibi düşünülüyordu.

Gotik katedrallerdeki vitraylar bu yüzden yalnızca süs kabul edilemez. İnsanlar aslında cama değil, camdan süzülen ışığa bakar. Kırmızı, mavi ve altın sarısı ışıklar taş zemine düştüğünde, sıradan güneş ışığı kutsal bir deneyime dönüşür. Vitray, ışığı değiştirerek insanın ruhunu da değiştirmeye çalışır. Dinî sanatın temel amacı budur; dünyayı değil, dünyaya bakışımızı dönüştürmek.

Gotik katedrallerin girişlerinde bulunan büyük dairesel vitraylar, gül pencereler, çoğu zaman Meryem’le ilişkilendirilirdi. Orta Çağ düşüncesinde gül hem saflığın hem de ilahi doğumun sembolüydü. İlginçtir ki bazı teolojik yorumlarda Havva’nın Latince adı olan Eva ile Meryem’e yönelen selamlama sözcüğü Ave birbirinin tersine çevrilmiş hâli gibi düşünülür. Biri düşüşü, diğeri kurtuluşu temsil eder. Bu yüzden Hristiyan sanatında kadın figürü sık sık bir eşik gibi ortaya çıkar; insanı ya cennetten dışarı çıkaran ya da yeniden içeri çağıran bir açıklık gibi. Gül pencerenin yuvarlak biçimi de bu nedenle yalnızca mimari değildir. Sanki göğe açılmış renkli bir göz ya da Tanrı’nın dünyaya baktığı bir pencere gibidir.

İslam sanatında ise başka bir yaklaşım vardır. Birçok gelenekte Tanrı’nın ya da peygamberlerin suretini yapmak sakıncalı görülmüştür. Bu yasak ilk bakışta sanatı sınırlıyormuş gibi görünür. Oysa tam tersine, sanatı başka yönlere taşımıştır. Hat sanatı, geometrik desenler, sonsuza uzuyormuş hissi veren tekrarlar… Bunların hepsi görünmeyeni anlatma çabasıdır. Batıdaki vitray kutsalı görünür kılmaya çalışırken, İslam sanatı kutsal olanın temsil edilemeyecek kadar büyük olduğunu hissettirir. Biri pencereyi açar, diğeri perdeyi inceltir.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Bu yüzden camilerde ışığın ayrı bir önemi vardır. Özellikle eski yapılarda ışık doğrudan içeri dolmaz; süzülür, dağılır, yumuşar. İnsan kendisini ışığın içinde değil, ışığın dokunduğu bir boşlukta hisseder. Kutsallık tam burada oluşur; görmekle görememek arasında.

Budist tapınaklarında da benzer bir sessizlik vardır. Altın heykeller, tütsü dumanı, loşluk… Bunların hepsi insanı günlük gerçeklikten biraz uzaklaştırır. Dinlerin çoğu, insanın dikkatini dünyadan çekip başka bir algıya yöneltmek ister. Sanat da bunu yapar. İyi bir tabloya uzun süre bakınca zamanın yavaşlaması gibi, kutsal mekanlarda da zaman farklı akar. İnsan ibadet ederken değil, zaman duygusunu kaybettiğinde Tanrı’ya yaklaşır.
Doğu ikonalarında da benzer bir durum vardır. İkonalar çoğu zaman “resim” olarak görülmez; onlar birer pencere kabul edilir. İnsan ikonaya bakmaz, ikonanın içinden kutsal olana yönelir. Amaç, görünmeyene açılan bir yüzey oluşturmaktır. Bu yüzden bazı ikonaların yüzleri gerçek insan yüzlerinden farklıdır; daha hareketsiz, daha zamansız, daha sessizdirler. Çünkü onlar, dünyanın ötesine aittir.
Modern insanın trajedisi belki de pencerelerini değiştirmiş olmasıdır. Eskiden insanlar göğe açılan pencereler yapıyordu. Katedrallerin yüksek vitrayları, camilerin kubbeleri, manastır avluları, Zen bahçeleri… Hepsi insanı kendisinden daha büyük bir şeyin karşısında küçük hissettirmek için tasarlanmıştı. Şimdi ise ekranlara bakıyoruz. Sürekli ışık var. Vitray ışığıyla ekran ışığı arasındaki fark tam da burada başlıyor. Biri insanı sessizliğe çağırıyordu, diğeri dikkatin parçalanmasına.
Modern insan bu yüzden sürekli görüntü tüketmesine rağmen hiçbir şey göremiyor. Çünkü görmek yalnızca bakmak değildir. Görmek, bazen gözün dayanabileceği bir karanlığa da ihtiyaç duyar. Oysa çağımızda her şey aşırı parlak, aşırı hızlı, aşırı açık. Kutsal olanın ihtiyacı olan mesafe kayboluyor.
Bu yüzden insanlar yüzyıllardır ibadethaneleri süslüyor. Çünkü çıplak hakikat dayanılmaz olabilir. İnsan taşın oyulmasına, ışığın renklenmesine, sesin yankılanmasına ihtiyaç duyar. Sanat burada lüks değil, aracıdır. İnsan ile kutsal arasındaki mesafeyi ayarlayan ince bir perde gibi çalışır.
Ve belki gerçekten de sanat, insanın gözlerini kör etmeden Tanrı’ya bakabilmesi için icat edilmiştir. Belki cennet, Tanrı’nın dünyaya açtığı son penceredir.
