Matruşka·Bölüm 01
Gotik Mimari ve Mükemmelliyetçilik
Mükemmellik arayışı bizi ileri mi taşıyor, yoksa farkında olmadan köleleştiriyor mu? Cevabı gotik katedrallerin kusurlu taşlarında arıyoruz.
Kerem Hun·28 dk·10 Eylül 2026

Tekrar notları
PDF olarak indir-
Gotik bir hakaretti. Bu mimari doğduğunda adı "Fransız işi"ydi. Gotik sözcüğünü, Roma'yı yağmalayan barbarları kastederek Vasari'nin çevresi yakıştırdı; Vasari'nin kitapta daha çok kullandığı terim "maniera tedesca", yani Alman tarzı.
-
1140, Saint-Denis. Gotiğin doğum tarihi ve yeri bu kadar net. Doğuran kişi bir mimar değil, Başrahip Suger. Derdi Romanesk'in kalın duvarları ve karanlık içiydi; istediği şey "lux nova", yeni ışık.
-
Üç teknik hamle. Uçan payanda yükü dışarı atar, duvar incelir. Sivri kemer hem ağırlığı dağıtır hem gözü yukarı çeker; Haçlı seferlerinde İslam mimarisinden ödünç alınmıştır. İnce duvar büyük vitraya izin verir.
-
Asıl fark teknikte değil. Gotik katedral tek bir ustanın eseri değil, yüzlerce ustanın aynı anda ve birbirinden bağımsız çalıştığı kolektif bir yaratımdır. Roma ve Yunan'da tek bir mimari akıl vardır, ustalar o planı uygulayan ellerdir.
-
Ruskin'in tersine perspektifi. Bir yapının ne kadar simetrik olduğuna bakarak, onu üreten toplumdaki kölelik derecesini okuyabilirsiniz. Elli sütun başlığı birbirinin aynıysa usta aşağılanmıştır; her biri farklıysa usta özgür bırakılmıştır.
-
İmza meselesi. Gotik ustası taşa kendi işaretini kazır: bir harf, bir üçgen, bir balık. Oğul mesleği sürdürürse babanın imzasına bir nokta ekler. Antik tapınakta bu imzaları aramayın, yoktur.
-
Ruskin'den çıkan hareket. Oxford'da öğrenciyken bu satırları okuyan William Morris, Arts and Crafts'ı başlatır: Fabrikanın kusursuz ve anonim üretimine karşı ustanın kusurlu ve imzalı yaratımı. Kıta Avrupası'ndaki kardeşi Art Nouveau'dur.
-
Adorno'nun plağı. Kültür endüstrisi sanatı standardize eder, paketler, kusursuzlaştırır ve tam da o kusursuzlukta öldürür. Plak kusursuzdur ama ölüdür; konser hatalara açıktır ama canlıdır. Benjamin'in aura dediği şey de budur: Eserin burada ve şimdi oluşu.
-
Kendi topraklarımızdan aynı hikâye. Türk hayatlı evi de hiçbiri diğerinin kopyası olmayan, aileye göre büyüyen ve dönüşen yaşayan bir organizmaydı. Betonarme geldiğinde Beşiktaş'taki daireyle Adana'daki daire arasında fark kalmadı. Kaybettiğimiz şey bir mimari değil, ustanın izini bırakabileceği çatlaklardı.
-
Kapanış sorusu. Gotik katedral kusursuz olduğu için değil, kusurlu olabildiği için ayakta. Bir yapı ustasının elinden eserinin özgürlüğünü almakla, bir insanın elinden hatasının hakkını almak aynı şeydir.
Bu bölümde geçen eserler
Saint-Denis Bazilikası, koro bölümü
1140
Saint-Denis, Paris
Gotiğin doğduğu yer. Başrahip Suger'in "yeni ışık" fikri ilk kez burada taşa döküldü.
Fotoğraf: Zairon, CC BY-SA 4.0
Notre-Dame de Paris, batı cephesi
1163-1345
Paris
Fransız İhtilali'nde kralları sanılan heykellerin başları kesildi, yapı un deposu oldu. Victor Hugo'nun 1831 romanı olmasa yıkılacaktı.
Fotoğraf: Sanchezn, CC BY-SA 3.0
Reims Katedrali, batı portali heykelleri
13. yüzyıl
Reims
Aynı duvarda, aynı yükseklikte iki ayrı atölyenin iki ayrı üslubu. Klasik mimari için kabul edilemez, gotik için olağan.
Fotoğraf: Ad Meskens, CC BY-SA 4.0
Parthenon'un Dor düzeni
Bilinmeyen gravürcü·19. yüzyıl gravürü
Atina
Elli sütun varsa elli sütun başlığı aynıdır. Ruskin'e göre bu ihtişam değil, kusursuz bir işbölümünün belgesi.
Kamu malı · Wikimedia Commons
Giorgio Vasari portresi
Jacopo Zucchi'ye atfedilir·1566-68
Uffizi, Floransa
İlk sanat tarihçi sayılır. Kuzeyin mimarisini barbar ve şekilsiz diye anar; gotik adı bu küçümsemeden kalır.
Kamu malı · Wikimedia Commons
African Marigold, baskı kumaş
William Morris·1876
Victoria and Albert Museum, Londra
Ruskin'i okuyup Arts and Crafts'ı başlatan adam. Fabrikanın kusursuzluğuna karşı elin kusurlu otantikliği.
Kamu malı · Wikimedia Commons
Safranbolu'da hayatlı ev
Geleneksel
Safranbolu, Karabük
Hepsi aynı dilden konuşur ama her biri kendi şivesiyle. Aile büyüdükçe ev de büyür; mimari değil, yaşayan bir organizma.
Fotoğraf: Uğur Başak, CC BY-SA 3.0
Deşifre
Aç
Bu deşifre otomatik çıkarıldı ve gözden geçirilmeyi bekliyor. Özel adlarda hata olabilir.
Herkese merhaba arkadaşlar, Matruşka'ya hoş geldiniz. Bugün birçoğumuzun eyleme geçmesini zorlaştıran ve bizi gerçekten çok yoran bir kavramdan bahsedeceğiz. Mükemmelliyetçilik ama tabii ki farklı bir soruyla ele alacağız bunu. Böyle salt psikolojik bir kavram olarak bakmayacağız. Acaba mükemmellik arayışı bizim için faydalı mı? Yoksa bu düşünce bizi farkında olmadan köleleştiriyor mu? İşte bu sorunun cevabını da nerede arayacağız?
Sanat tarihinin en ihtişamlı yapılarında yani gotik katedrallerde arayacağız. Alakasız gibi gözüken iki konu olduğunu biliyorum ama hiç öyle düşünmeyin. Çünkü bu iki konuyu birleştiren ve benim de çok sevdiğim bir sanat tarihçiden yola çıkacağız bugün. Ve hazırsanız ilk matruşkamızı açalım. John Ruskin'den bahsedeceğiz. Şimdi Ruskin İngiliz sanat tarihçi. Victorian dönemde yaşıyor. Ve sanat ve hayat üzerine isimli bir kitabı var.
Türkçe'ye de çevrildi. Bugün o kitap üzerinden bir anlatım yapacağım. Tabii aslında kitap demek de pek doğru değil. Çünkü bu metin Ruskin'in halka açık verdiği konferansların bir derlemesi. 19. yüzyılın böyle ortalarında özellikle İngiltere'de bu tür böyle halka açık bilim ve sanat konferansları çok popüler hale gelmiş durumda. Çünkü neden işte telgraf gibi, buhar makinesi gibi, yün, eğirme makineleri gibi dünyadaki en böyle hayati icatlarının yapıldığı bir dönemden bahsediyoruz.
Böyle halk da tabii bilime, sanata, teknolojiye büyük bir merak besliyor. Ve dolayısıyla da bu tarz konuşmalar bulup taşıyor. Darısı bir gün ülkemizin başına diyelim. Ruskin'de işte bu salonlarda en çok dinlenen isimlerden bir tanesi. Kendisi dediğim gibi sanat tarihçi. Ama o sınırları da aşan bir isim. Yani bir düşün insanı demek daha doğru olacaktır. Bugün ele alacağımız konuşmasının konusu gotik mimari. Ama ne konuşma arkadaşlar?
Gerçekten muhteşem bir konuşma. Çok farklı bir perspektiften ele alıyor çünkü gotik mimariyi. Böyle mükemmellik anlayışı, kusur ve özgürlük kavramını böyle iç içe geçirdiği bir metin bu, bir konuşma. Tabii şimdi derinleşmeden önce bir şeyi netleştirmemiz gerekiyor. Acaba bu gotik kelimesinin ne olduğunu biliyor muyuz? Çünkü kafayı karıştıran bir durum var ortada. Bugün böyle aşina olduğumuz gotik kavramı aslında bir popüler kültür imgesi.
Değil mi? Böyle nasıl tarif edelim? İşte siyah ruj, solgun böyle yüzler değil mi? Makyajda kendini tabiri caizse böyle kedilere benzeten abiler, ablalar. Eğer bu bir sanat tarici gotikten bahsediyorsa bilin ki bunlardan bahsetmiyor. Bir mimari dönemden bahsediyoruz arkadaşlar. Yaklaşık 800 yıl önce doğan bir mimari devrim bu gotik mimari. 12. yüzyılda Fransa'da daha doğrusu Paris'in kuzeyindeki bir işte bölgede doğuyor.
Hatta doğum tarihini bile çok net bir şekilde verebilirim. 1140 yılında Saint-Dene Manastırı'nda doğuyor arkadaşlar. Bu akımı, dönemi daha doğrusu doğuran kişi de bir mimar değil. Bir başrahip, Saint-Dene Manastırı'nın başrahibe. Suje isminde böyle hırslı biraz da megaloman bir din adamı. Şimdi Suje'nin derdi şu aslında. Romanesk dediğimiz bir mimari var. Çok hantal bir mimaridir. Roma mimarisini böyle hantallaşmış bir ortaçağ yorumu gibi düşünebilirsiniz.
Yani Roma'ya benziyor ama tam değil. Böyle yaklaşık binli yıllardan 1150'ye kadar böyle 150 sene boyunca Romanesk dönem böyle oldukça yaygındı Avrupa'da. Bunun belirleyici özelliği neydi? Böyle kalın taş duvarlar, küçük pencereler, loş böyle karanlık iç mekanlar. Bu yapıların en büyük sorunu da tam olarak buydu zaten. Çok kütleli yapılar oldukları için içerisinin çok karanlık olması gibi bir sorunu vardı bu yapıların.
Bu bahsettiğimiz baş rahip Suje ise kiliselerin böyle karanlık olmasını kesinlikle istemiyor. Çünkü Tanrı'nın ışığını içeri almak istiyor. Tabi bu fikrin peşinden gitmek için yepyeni bir mimari dil geliştiriyorlar. Ne oluyor? Duvarlar inceliyor. İşte çünkü ağırlığı taşımak için artık dışarıdan bir destek alacak. Bu desteğin adı da uçan payandalar. Bugün gotik katedrallerin böyle üst taraflarına yukarı doğru baktığınız zaman dışarı doğru taşan böyle destek üniteleri görürsünüz.
Havada asılı duruyor gibi ve gotik katedrallerin işte sırlarından biri budur. Hani yük dışarı doğru atıldığı için artık içerideki duvarlar incelebiliyor. Taşıyıcı özelliğini kaybediyor artık duvarlar çünkü. Tabi bütün bunların sonucu olarak da bizim bugün vitray dediğimiz o renkli camlar değil mi? Kiliselerde ortaya çıkmaya başlıyor. Ve gerçekten Tanrı'nın ışığı o renkli camlardan içeri böyle o kiliselere girdiğinizde.
Yani girmişseniz de zaten ona muhteşem bir şekilde şahitlikle etmişsinizdir. Böyle kırmızıdan mora farklı farklı renklerin dönüşümlü şekilde kilisenin içinde hareket ettiğini görürsünüz. Gerçekten güzel bir duygudur bu. Ama tabi gotik katedrali gotik yapan şey bu mimarı öğeler değil aslında arkadaşlar. Asıl fark biraz daha derinde. Çünkü gotik katedral bir tek ustanın eseri olmuyor. Şimdi onlarca yüzlerce farklı usta aynı anda birbirinden bağımsız çalışarak kolektif bir şekilde yaratım yapıyorlar aslında.
Şimdi Roma ve Yunan mimarisindeyse durum tam tersi değil mi? Şimdi orada tek bir mimari akıl var aslında. O akıl ne yapıyor? Planı çiziyor. İşte ölçüleri belirliyor. Efendim söyleyeyim işte üstünlerin kaç üstün konması gerektiğini hesaplıyor. Ustalar da bu planı tatbik ediyorlar. Uyguluyorlar. İşte yorum yapamıyorlar. Ekleme yapamıyorlar. Kendi imzalarını falan böyle atma gibi bir durumları olmuyor. İşte tam bu yüzden yüzyıllar sonra İtalyan Rönesansı doğduğunda ve İtalyanlar bu kuzey mimarisini böyle görmeye başladıklarında, maruz kaldıklarında gözlerine inanamıyorlar arkadaşlar.
Çünkü İtalyanlar için mimari dediğiniz şey simetridir. İtalyanlar için bir metridir. Ama gotik mimari düzensiz değil mi? Hani böyle farklı farklı ustaların yan yana gelip işte bir proje yaptıkları çok sesli korodan bahsediyoruz aslında. Ama İtalyanlar için tek bir aklın eseri güzel olabilir ancak. Yani tek bir kişi o planı programı yapar. Şimdi iki farklı mimari yaklaşım. Tabii şöyle bir dipnotla verelim. Bu mimari doğduğunda kimse ona gotik demiyor.
Başlarda böyle Fransız işi deniyordu. Gotik terim aslında bir hakaret. Tahmin edeceğiniz gibi bir İtalyandan çıkıyor bu tanım. Burada bir matruşka daha açalım. Ve gotik mimarinin isim babası olan Giorgio Vasari'den biraz bahsedelim. Şimdi 16. yüzyıla damgasını vuran bu Floransalı sanatçı ilk sanat tarihçi olarak da anılıyor. Ayrıca Medici ailesinin kadrolu ressamı. Ve bugün işte çok meşhur olan o Ufiji Müzesi'nin de tasarımcısı.
Yani 10 parman da 10 marifet bir adamdan bahsediyoruz. Şimdi bu yazdığı bir kitap var Vasari'nin sanatçıların hayat hikayeleri diye. Şimdi bu kitap da aynı zamanda bu kuzeydeki stil hakkında çok ağır ifadelerde de bulunuyor. Aslında Vasari'nin kitapta bu mimari için sıkça kullandığı terim Maniera Tedesca. Yani Alman tarzı. Evet gotik kavramını da kullanıyor ama daha nadir kullanıyor. Ne diyor mesela bu mimari hakkında?
Barbar, şekilsiz, idüğü belli olmayan çok böyle sert ifadeler kullanıyor. Tabi bu sözlerin ardında elbette tarihsel düşmanlık da var. Yani çünkü bu kuzeyden gelen vatandaşlar işte Alarik dönemde 410 yılında Roma'yı yağmalıyorlardı. Sonra da ele geçiriyorlardı. Ve işte Batı Roma İmparatorluğu yok olup gidiyordu. Dolayısıyla büyük bir nefret de var Kuzeylilere karşı. Onların mimarisine de hakaret anlamına gelecek şeydi.
O yüzden gotik, barbar aslında. Barbar anlamına gelen. Şimdi bizim dilimizde de pejoratif ifadeler var. Belli kültürler, halklar için. Değil mi? Hani şimdi isim verip onu tekrar etmeyelim. O alçaltıcı ifadeleri ama o dönemde de o dönemde de işte gotik dediğiniz zaman aslında barbarlığın bir eş anlamlılığı olarak bunu düşünebilirsiniz. Tabi gotik mimarinin bu kötü şöhreti devrimler çağıyla birlikte daha da kötü bir hal alıyor arkadaşlar.
Yani 12. 13. yüzyılda doğuyordu hatırlarsanız bu gotik katedraller. Ve 18. yüzyıla girerken bunları böyle yıkıntı halinde kendine terk edilmiş şekilde öylece bırakıyorlar. Hatta o kadar ki mesela Fransız ihtilali sırasında Notre Dame'ın cephesindeki bu Yahudi kralları heykelleri vardır. Onların kafalarını Fransız kralları zannederek devrimciler tarafından kesiliyor onlar. Daha sonraları tabi Notre Dame'ın kendisi de un deposu olarak kullanılıyor.
Çünkü bunlar böyle geçmişin şeyleri gibi karanlık yapıları gibi görüyorlar. O dini otoritenin işte bir unsuru gibi görüyorlar. Ve aydınlanma çağında işte devrimler çağında da bunlar artık böyle yok sayılıyor. Çürümeye terk ediliyor. Hatta Notre Dame yıkılması kararlaştırılıyor Notre Dame kilisesinin. İlginç bir detay vereyim. Mesela o sırada işte bu Notre Dame'ın yıkılmasının tartışıldığı dönemde genç Victor Hugo araya giriyor.
Ve 1831'de Notre Dame de Paris yani bugün Türkçe Notre Dame'ın kamburu olarak bildiğimiz romanını yazıyor. Tabi kitap kimsenin tahmin etmediği büyüklükte bir başarı ün kazanıyor yani. Ve halk birden bu yıkık katedrali sahipleniyor. Koruma kampanyaları başlıyor. İşte restorasyon için bütçelere ayarlanıyor. Ve bugün Notre Dame ayakta duruyorsa bunu Victor Hugo'ya borçluyuz değil mi? Yani Notre Dame dediğimizde de belki de Eiffel'den sonra Paris'in ikinci hatta Fransa'nın ikinci büyük sembolünden bahsediyoruz.
O yüzden bir roman hayatı ve dünyayı değiştirebilir dediğimizde onun örneklerinden birini de aslında burada görmüş oluyoruz. Ve nihayet 1850'lerde işte John Ruskin bugün konuşacağımız adam sahneye çıkıyor. Ve yüzyıllardır aşağılanan bu yapılara bir sanat tarihçi perspektifiyle bu sefer yaklaşıyor. Ve onlara sahip çıkıyor. Ve sahip çıktığı yetmezmiş gibi yüzyıllardır yere göğe sığdırılamayan o Roma ve Grek mimarisini barbarlıkla suçluyor.
Yani barbarlık kavramını tam tersine çeviriyor. Şimdi Ruskin'e göre böyle her şeyin ince ince planlanıp aşırı simetrik ve hassasiyetle yapılan o Roma ve Yunan mimarisi evet kusursuzdur kesinlikle. Ama ölü bir mimaridir. Çünkü orada insan yerine bir kurallar topluluğunun mevcudiyeti ya da dayatması görülür. Antik Yunan tapınağında değil mi? Mesela 50 sütun varsa 50 sütun başlığı da aslında birbirinin aynısıdır. İşte bir hata varsa hemen düzeltilir yani hataya ve kusura asla yer yoktur.
Gotik katedrallerde ne demişiz ki? Her sütun başlığı farklı yani her birini başka bir usta yontmuş çünkü. Ve kimse bunu bir hata olarak görmez. Şimdi gotik katedrali böyle gotik yapan aslında bu çeşitliliktir. Elbette bir plan var bu arada. Yani katedraller yapılırken plan yok değil. Ama yorum özgürdür. Yani özgür bir yorum söz konusudur. Ve Herus da yontluğu taşa kendi imzasını kazır. Bakın bu da gotik katedralleri böyle özel yapan durumlardan bir tanesi.
Bunu siz Grek'te veya işte Roma'da, Mısır'da başka bir yerde göremezsiniz. Herus da mesela genellikle bir harf, bir geometrik şekil olarak böyle bir imza atar. Bazen üçgen olur, ok olur, ne bileyim balık olur. Böyle küçük simgeler, semboller şey yaparlar, kazırlar taşa. Yani aslında Raskin'in temel tezi şu. Bir mimarinin ne kadar simetrik olduğuna bakarak o mimariyi üreten toplumda ne ölçüde bir kölelik düzeni olduğunu anlayabilirsiniz diyor.
Evet provokatif bir fikir. Mesela çünkü biz ne yapıyoruz? Yunan tapınaklarına bakıp aa ne ihtişamlı bir uygarlık falan derken Raskin diyor ki evet ne kadar mükemmel bir kölelik düzeni yani. Tam tersi bir perspektiften bakıyor. Şimdi izin verirseniz kitaptan bir bölüm okuyayım. Raskin'in kendi cümleleriyle bunu nasıl ifade ettiğine bir bakalım. Diyor ki Raskin her nerede bir yapı ustası tamamen köle haline gelirse eseri de tıpkı kendisi gibi olmak zorundadır.
Çünkü ustanın icrada mükemmelliğe ulaşabilmesi ancak ve ancak ona tek bir iş yaptırılması ve başka hiçbir iş verilmemesiyle mümkündür diyor. Dolayısıyla binanın farklı bölümlerin benzer olup olmadığına dikkat edilerek yapı ustasının ne derece aşağılandığı bir bakışta anlaşılabilir. İlginç bir tez yani. Şimdi tabi Raskin'in bu cümleleri o kadar önemli ki arkadaşlar buradan bir sanat tarihi akımı doğdu. Şimdi gelin biraz ondan bahsedelim.
Küçük bir matruşka daha açalım. Ve henüz Oxford'da öğrenci olan William Morris'den biraz bahsedelim. Şimdi Morris Raskin'in bu cümlelerini okuyor. Ve sanat tarihinde dediğim gibi çok ama çok önemli bir hareket başlatıyor. Arts and Crafts. Şimdi hareketin temeli 1860'larda atılıyor ama adı böyle bir 20-30 sene sonra konuyor. Tezi şu fabrikanın anonim ve bu tek düze üretimine karşı işte ustanın biricik ve imzalı yaratımı daha değerlidir.
Çünkü o biriciktir diyor diğeri seri üretim. Yani bir başka değişti işte gotik katedralin mantığını modern tasarımın aslında merkezine yerleştiriyorlar. Şimdi Raskin'in fikirlerin izini süreceğimiz yeni bir matruşka daha açalım. Ve bu devrimci fikirlerin sosyoloji ve felsefedeki özellikle etkilerine bir bakacağız. Bu kısım oldukça değerli. Şimdi Raskin'den yaklaşık yarım asır sonra 1923 yılında Almanya'da Frankfurt Üniversitesi'nde ne kuruluyor arkadaşlar?
Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü. Tabi siz bu ismi de belki aşina olmayabilirsiniz ama Frankfurt Okulu dediğimde aşina olacağınıza birçoğunuzun en azından eminim. Şimdi Frankfurt Okulu olarak tarihe geçen bu okulda kimler var? Tabi parlak entelektüeller var. Max Horkayma, işte Herbert Marcuse, Eric Fromm, Walter Benjamin, Jürgen Habermas'tı mı geçtiğimiz aylarda kaybettik. Ve bugün bizim konumuzun başrol oyuncusu olacak olan Theodor Adorno.
Şimdi bu insanlar ne yapıyorlar? Çok kabaca şöyle özetleyeyim. Marx'ı, Freud'u böyle Hegel'i alıyorlar. Bir tencerede kaynatıp ortaya eleştiri teorisi denilen bir düşünce damarı çıkartıyorlar. Tabi çok böyle yüzeysel anlattım. İnşallah sosyolog ve felsefeci arkadaşlar bana kızmazlar. Aslında sordukları soru şu. Şimdi aydınlanma bize bir özgürlük vaat etmişti değil mi? Aydınlanma dönemi ve akıl dönemi bizi kurtaracaktı.
Peki nasıl oldu da bu muhteşem akıl aynı yüzyıl içinde dünya savaşçılarını, Auschwitz'i toplama kamplarını üretti? Yani acaba aklın kendisinde mi bir bozukluk var yoksa göremediğimiz başka bir mesele mi? Aslında bunu biraz tartışan bir okul bu. Adorno da bu okulun en dikkat çeken üyelerinden biri. En önemli kitabı da Horkheimer'le birlikte kaleme aldıkları sürgündeyken yazdı. Aydınlanmanın Diyalektiği ve 1950 gibi basılıyor bu metin ve gerçekten de çok önemli bir metin haline geliyor.
Şimdi kitabın özet cümlesi şu aslında. Evet aydınlanmış bir dünyada yaşıyoruz ama bu aydınlanma diye gördüğümüz şey aslında muzaffer bir felaketin ışığından başka bir şey değil diyor. Yani biz aydınlandık, ilerledik, mükemmelleştik zannederken aslında çok daha rafine bir barbarlığın içine düşmüşüz diyor. Ve kusursuzluğun barbarlığı diye de bir kavram ortaya atıyor. Peki nedir bu kavram? Adorno burada en güçlü argümanını müzik üzerinden kuruyor arkadaşlar.
Diyor ki mesela bir konser salonuna girdiğinizi hayal edin. Hatta belki işte partnerinizle ilk buluşmanız çok heyecanlısınız değil mi? Orkestra böyle çalmaya başlıyor. Her şey muhteşem giderken kemancı bir an belki bir nüans kaçırıyor. Çok dikkatli kulaklar belki onu duyabiliyor. Sonra belki salonun akusti yüzünden bazı sesler kulağınıza farklı farklı geç belki erken geliyor. Dinleyenlerden biri öksürüyor belki değil mi?
Şimdi bütün bu kusurlar tırnak içinde kusurlar aslında müziğin kendisi diyor Adorno. Çünkü o müzik tam o anda o mekanda işte o insanlar arasında yanınızdaki o güzel insanla değil mi? Bir defaya mahsus yaşanabilen tekrarlanamaz. Yani ölümlü. Siz böyle bunları kötü bir deneyim olarak kodlamıyorsunuz o anda. Aksine bütün bu kusurlar ve kusursuzluklarla birlikte yani her şeyle sizin için çok anlamlı bir an olmuş oluyor o.
Şimdi mesela aynı eseri alıp stüdyoya götürün. Her hatayı düzeltelim. Benim işte o anlamadığım cihazlarla en optimum en muhteşem kaydı alalım. Hatta yapay zekaya tanıtalım değil mi? Müthiş bir kusursuz işte müzik ortaya çıksın. Çok güzel bir kayıt. Ama şimdi ne oluyor o zaman? Müzik zamandan, mekandan, yaşamdan koparılıyor aslında. Adorno işte buna ne diyor biliyor musunuz? Kültür endüstrisi diyor. Mesela sanatın endüstriyel üretim hattına sokulup işte standartize edilmesi, paketlenmesi, kusursuzlaştırılması ve aslında öldürülmesi.
Yani kısaca plak ya da işte o kayıt Adorno plak diyor o dönem plak var. Belki bu kusursuzdur gerçekten. Harikadır ama aynı zamanda ölüdür diyor. Ama bilet alıp gittiğin bir konser hatalarla belki doludur. Ama canlıdır, yaşıyordur. Tabi bunları yazarken Raskin'den haberi var mıydı bunu bilmiyorum. Ama şu açık ki Raskin'in hani gotik mimarisindeki bahsettiği durumla Adorno'nun bahsettiği canlı kayıt arasındaki o akrabalık çok bariz.
Şimdi bu mükemmelliyetçilik ve kusursuzluk arzusu işte bizim için en tehlikeli olan belki de içimizi kemiren bir düşman diyebiliriz değil mi? Yani açıkçası ben kendi adıma bunu söyleyebilirim. Çünkü o mükemmelliyetçilik aslında küçükken öğrendiğimiz bir kavram. Ve mesela örnek veriyorum İngilizce öğreniyorsunuz. Ama konuşamıyorsunuz. Neden? İşte bu duygudan dolayı aman hata yapar mıyım? İşte yanlış bir söz söyler miyim?
Karşı taraf benimle dalga geçer mi? O zaman ne oluyor? Hiç öğrenemiyorsunuz. Yani hayatın içine hiç giremiyorsunuz. Ama bazı insanlar da vardır. 3-5 kelime İngilizce bilir. Onu her yerde kullanmaya çalışır. Ve aslında bir baktığınızda özenirsiniz de. Yani keşke ben de bu kadar girişken olsam. Ama aslında işte gotik mimariyle o Yunan mimarisi arasındaki fark gibidir. Çünkü biz bir şeyi mükemmel hale getirene kadar onu açığa çıkarmak istemeyiz.
Ama diğeri de kendi kusurlarını ve kusursuzluklarını bir bütün olarak görür. Ve orada utanacak bir şey olmadığını, her şeyin kendisinin bir parçası olduğunu hisseder ve hissettirir. Dolayısıyla da bu insanlara aslında biz bir bakıma çok da saygı duyarız içtenin. Belki farkında olmadan veya olarak. Şimdi Raskin'in başka bir yerde söylediği çok güzel bir cümle var. Onu böyle kısaca paylaşacağım. Diyor ki kusurluluk ölümlü bir bedendeki hayat belirtisidir diyor.
Ne kadar güzel bir cümle değil mi? Bunun için de mesela bir örnek vermiş. Yüksük otu metafor olarak kullanmış. Diyor ki bu otun üçte bir tomurcuk, üçte biri geçkin, üçte biri de tam çiçek açmış haldedir. İşte canlılığın örneği budur diyor. Yani bir tarafın çiçek açmış olabilir, bazı konularda kötü olabilirsin. Ama sen bütünüyle hayatın bir parçasısın. Ve zaten önemli olan da budur gibi bir cümlesi var. Frankfurt okulunun işte başka bir düşünürü olan Benjamin'den biraz bahsedeceğim.
Benjamin'de bu kavram aslında aura der arkadaşlar. Sanat eserlerinin aurasından bahseder. Mesela işte bir sanat eserinin aurası der. Onun burada ve şimdi oluşundan doğar sadece. Hayatın aurası ve anlamı şimdidedir. Yani deneyimin kendisindedir. Mesela şöyle örnek verelim. İşte Mona Lisa'nın aurası tam olarak Lourdes'da aslında. Sizin bilgisayar ekranınızda değil değil mi? Mesela tablonun tam önünde durduğunuzda o iki metre karelik belki bir parke taşının üzerindesiniz.
Ve belli bir mesafeden işte belli bir ışıkta belki yanınızdaki belli özel insanlarla ya da belli bir kalabalığın içinde o tabloya bakarsınız. Ve bir daha asla aynı şekilde bakamayacağınızı bilirsiniz. Ve o bir anıya dönüşür. Bir ana dönüşür. Şimdi aslında bu Raskin Adorno Benjamin hattını konuşurken aklıma çok daha yakınımızdan kendi topraklarımızdan bir matruş kaçmak geliyor. Türk hayatlı evleri. Şimdi Türk hayatlı evleri Anadolu'nun her köşesinde değil mi arkadaşlar?
İşte Safranbolu'da, işte Kula'da, şeyde yaşadıysanız zaten kasabada veya işte taşra bölgelerde yaşadıysanız zaten aşinasınızdır. Veya tatil için gittiyseniz işte Beypazarı'nın o cumbalı evleri, işte değil mi? Cumalı Kızık'taki o güzel ahşap evler vesaire bunlar avlulu, eyvanlı böyle hayatlı dediğimiz işte evlerdir. Türk hayatlı evleri tıpkı gotik katedraller gibi değil mi? Hiçbir diğerin tam kopyası değil. Yani evet farklı bölgelere gidiyorsunuz.
Hemen hemen aynı evler gibi gözüküyor. Ama aslında hayır her bölgeye göre hatta her mahalleye göre değişen bir işçilik ile karşılaşabilirsiniz. İşte oda dizilişinde, cumbasının yapılmasında, işte kepenginin o oyma deseninde farklı farklı yorumlar göreceksinizdir. Yani ayrıca ev mesela statik bir nesne değildir Türk hayatlı evleri. Mesela örnek veriyorum işte ailede biri evlendiği zaman üst katı bir oda daha açabiliyorsunuz.
İşte gelin gelince mesela avluya bakan başka bir köşe açılıyor. Kayınvalide ayrı bir kapı yapılıyor. Yani dolayısıyla tıpkı bir gotik katedralin 300 yıl boyunca her kuşağın eliyle böyle yavaş yavaş büyümesi gibi. Ki bu gotik mimari için çok klasik bir durumdur. Türk hayatlı evleri de öyle. Burada da farklı odalar işte çocuk evlendiği zaman açılır ve her oda bir ev gibi dizayn edilir. İşte içerisinde banyosu işte abdestik dediğimiz kısmı efendime söyleyeyim işte mutfak gibi kullandığım bir.
Yani bir evde ihtiyaç ne kadar şey duyuyorsan bir oda içerisinde yüklük bölümü işte döşekleri vesaire koyduğun alanlar bunlar hep bulunur. Peki sonra ne oluyor arkadaşlar ülkemizde? Beton harme dediğimiz bir şey geliyor değil mi? Apartmanlar geliyor şimdi. Yani şimdi şöyle düşünün. Mesela Beşiktaş'ta bir apartman dairesiyle Adana'da bir apartman dairesi arasında değil mi? İklim ve manzara farkını bir kenara bırakıyorum.
Neredeyse hiçbir fark yok yani. İşte aynı kat plana. Aynı ölçüde balkon işte aynı yerde işte mutfak değil mi? Mesela üst kattaki daire alt katın kopyası ya da yanımdaki bina karşımdaki neredeyse hani fotokopisi. Bu arada şeye göre hani ahşaplı Türk evlerine göre güzel mi? Şu anlamda güzel mi? Çok daha böyle rahat bir şekilde işte doğalgazınız geliyor, altyapınız vesaire. Yani orada aslında rahat ediyorsunuz. Konfor karşılığında özgünlüğü feda etmiş oluyorsunuz.
Ama orada bir ustanın veya işte oradaki yapı ustalarının bir özgürlüğü oluyor mu beton harme binalarda? Hayır tabii ki. İşte yani Raskin'in deyimiyle hayatın belirtisi var mı? Yok. Sadece tekrar var. Biz Türk Hayatlı Evi'nin Gotik Katedral ile paylaştığı bu kaderi tabii gözümüzün önünde tamamladık aslında değil mi? Her yer artık beton harme bina. Ben Türk Hayatlı Evi böyle çok fazla görmüyorum. Ankara'da yaşıyorum. Burada neredeyse yok.
Belki işte sonradan yapılan kale bölgesinde yapılan yapıları vesaire saymıyorum. Ama onlar da ne kadar işte orijinal. Onlar da bu arada birbirinin aynısı şekilde yapılmış durumda. Evet bir restorasyon yapıyorsun ama ya bire bir kopya aynı evleri yan yana getiriyorsun. Yine aslında o tantikliğini yok etmiş oluyorsun bir noktada. Şimdi tabii düzenli olanın özgür olana karşı zaferini biz ülkemizde de görmüş olduk. Ya da işte o tantiklik kaybolurken ne oldu?
İşte kusursuz olan, simetrik olan, planlı olan bizim için daha makbul hale gelmeye başladı. Şimdi asıl sorun şu arkadaşlar. Bakın biz hala kusursuzluğa tapıyoruz. Yani özellikle sosyal medyada bunu siz de çok rahat bir şekilde eminim görüyorsunuzdur. Değil mi? Fotoğraflarımız mükemmel olsun istiyoruz. İşte bedenlerimiz böyle kusursuz olsun. Hatta kusurluysa da bunu hemen cerrahi olarak işte ikame etmeye çalışıyoruz. Belki acılar çekerek değil mi?
Ya da işte mükemmel kariyerlerimiz olsun. Ya da işte öyle bir tatil yapalım ki her şey dört dörtlük olsun falan. Şimdi Raskin haklıysa yani Adorno haklıysa bu mükemmellik arzusu aslında içimizdeki en derin köleliktir. Yani bir kere bunu sanırım bir öz eleştiri olarak görmemiz gerekecek. Kendi mimarlarımız olabilmenin ilk şartı da biraz kusurlu kalabilmeyi ve bunun otantik ve aslında güzel olduğunu düşünebilmektir. Yani hayata en azından bakış açımızı bu şekilde değiştirebilmektir.
Nasıl ki değil mi? Bazen gotik katedrallerde görüyorsunuz işte bir meleğin sol kanadı sağ kanadından biraz daha kısa yapılmış. Şimdi bu onun için bir hata değil hatta belki bir imza yani o usta için. Belki biz de kendi işte dediğim gibi hayatımıza böyle bakmayı öğrenebilmeliyiz. Çünkü hepimiz aslında kusurlu melekleriz ve böyle güzeliz. Bugünkü programda konuştuğumuz konularla ilgili kaynaklar, görseller, dipnotlar. ClemensArt.com'dan orada bir podcast sekmesi göreceksiniz.
PDF olarak indirebilirsiniz. Bugün neler konuştuk? Onların da böyle bir en azından kaynakça olarak belki okumak isteyeceğiniz, derinleşmek isteyeceğiniz şeyler olursa oradan ulaşabilirsiniz. Bir sonraki matruşkaya kadar görüşmek üzere. İyi düşünmeler, iyi sorgulamalar. Hoşçakalın.