Üretim süreçlerinin giderek sistemleştiği, algoritmaların ve yapay zekanın anlam üretimine dahil olduğu bu çağda CoBrA bize şunu hatırlatır: Sanat, her zaman anlam üretmek zorunda değildir.
Dış dünyaya ilişkin deneyimlerimiz zihnimize kaydedilirken büyük bir veri bloğu, gürültü diye elenir. Bu yalnızca nörolojik bir işleyiş değil, aynı zamanda insan türünün hayatta kalma stratejilerinden biri. Evrimsel açıdan bakıldığında beyin, karşılaştığı devasa veri akışı içinde yalnızca hayati olanı kaydeder. Yani aslında bizler, en başından itibaren unutarak yaşayan varlıklarız.
Bebeklerle yapılan bir araştırma; altı aya kadar bebeklerin farklı ırklardan yüzleri rahatlıkla ayırt edebiliyorlarken bir yaşına doğru geldiklerinde sadece kendi ırklarına odaklanacak şekilde bu yetileri kaybettiklerinden bahsediyor. Sinaptik budama denilen bu olay sonucu kabilemize ait olanı seçip, ayrıntısını zihinsel haritamıza alamadıklarımızı elemeye başlıyoruz. Beynin hayatta kalma algoritması içinde “tek tip” olanları kodlaması bir önyargı değil, nöral bir ekonomi.
Hayatta önce tanımlamayı öğreniriz ama bazı anlar vardır ki, şeyleri bir kategoriye ya da anlama hapsetme sürecinde aksama yaşarız. Gördüğün tanıdık gelir ama tam olarak neye benzediğini çıkaramazsın. Böyle anlar kısa sürer, çünkü zihin o boşluğu hızla doldurmak ister. O an biraz uzadığında, yani şeylerin sabitlenmediği o kısa ama yoğun boşlukta, dünya başka bir şekilde görünmeye başlar. Daha açık, daha akışkan, daha kararsız… ama aynı zamanda daha canlı. Artık yalnız ne olduğu ile değil, nasıl oluştuğu ile de ilgilenmeye başlarsın. İste sanat, henüz anlam yaratamadığımız o kısa kırılgan eşikte var olur.
Dört yaşındaki oğlumla, atık malzemelerden, neye benzeyeceğini bilmediğimiz bir heykelcik yaparken bu düşünceler dolaşıp duruyordu zihnimde. Sonuçta anlam üretmekten çok oyun üreten bir nesne belirdi karşımızda. Nesnenin bir şeyi temsil etmediği, rengin doğru kullanılmak ve formun tamamlanmak zorunda olmadığı bir alan doğdu: Oyun Alanı. Bu oyun alanında “çocuk gibi” yapmak değil algının kodlanmamış halini deneyimlemekti önemli olan. Anladım ki CoBrA sanatçılarının yapmak istediği de buydu.

Bir Sanat Akımı Olarak Kontrolsüzlük: CoBrA
1948’de kurulan CoBrA tam da bu oyun alanında konumlanmak istedi. Savaş sonrası Avrupa’nın rasyonel, düzenli ve kontrol edilebilir sanat anlayışına karşı; içgüdüsel, çocuksu ve kontrolsüz olanını savundular. Sanatçılar için mesele yeni bir stil geliştirmek değil, sanatın yeniden nasıl yapılabileceğini sorgulamaktı. Yüzeyi temsil alanı olmaktan çıkarıp karşılaşma alanına dönüştürdüler. Bu alan bozulmuş, parçalanmış ve groteskti. Figürün veya nesnenin tanınabilir olmaktan çıkarak hissedilebilir hale geldiği bir oyun alanıydı.
CoBrA, 1948 yılında, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kuruldu. Avrupa yıkımın içindeyken, modernitenin “ilerleme” vaadi ciddi biçimde sarsılmışken; savaş sonrası sanat ortamında iki güçlü eğilim ortaya çıktı. Bir yanda düzeni yeniden kurmak isteyen, formu ve dengeyi arayanlar; diğer yanda ise bu düzen fikrinin kendisine şüpheyle yaklaşan, kırılmayı görünür kılmak isteyen sanatçılar vardı. CoBrA, bu ikinci hattın içinde doğdu.
Sanatın kurallarını baştan yazmak isteyen bir grup genç sanatçı Paris’te Café Notre Dame'da bir araya geldi. Asger Jorn (Danimarka), Karel Appel (Hollanda), Constant Nieuwenhuys (Hollanda), Christian Dotremont (Belçika) ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin avangard hareketlerinden sanatçıların katılımlıyla CoBrA’yı kurdular.

CoBrA adı, Copenhague (Kopenhag), Bruxelles (Brüksel) ve Amsterdam şehirlerinin baş harflerinin birleşimi ile oluştu. Sanatçılar bu çatının altında dergi çıkardılar, metinler kaleme aldılar, kolektif üretim süreçleri geliştirirdiler. Özellikle Christian Dotremont’un yazıları ve logogramları (yazı ile resim arasında duran üretimleri) grubun düşünsel çerçevesini genişletti. İçgüdüsel ve hatta çocukça çalıştılar. Çocuk resimlerinden, halk sanatından, Kuzey mitolojisinden, totemlerden ve tılsımlardan beslendiler. Çocukların ve akıl hastalarının dünyasıyla ilgilendiler. Onlara göre bir çocuğun saf yaratıcılığı, eğitimli bir ressamın teknik becerisinden çok daha değerliydi. Şiddetli ve çiğ renkler, kaba dokular, hayali yaratıklar, insanın vahşi, bastırılamaz doğasını simgeleyen hayvan figürleri deneysel ve özgür bir ruhla, henüz disipline edilmemiş bir biçimde yüzeye taşınıyordu. Kullandıkları teknikler ve malzemeler sınırsızdı; boyanın, ahşabın, çamurun yanı sıra, sözcükler, harfler, sesler kullanıyorlardı... Şairler ve ressamlar kolektif üretmeye önem verdiler. Yaratma sürecini önemsiyorlardı, ürünü değil. Figürleri çoğu zaman “tamamlanmamış” görünüyordu ve bu bilinçli bir tercihti. Çünkü tamamlanmak, aynı zamanda sabitlenmek demekti. CoBrA sanatçıları tam da bu sabitlenmeye direniyordu.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.

CoBrA’yı yalnızca bir sanat akımı olarak okumak eksik kalır. Onlar bir üretim biçimi kadar bir algı biçimi öneriyorlardı. Dünyayı henüz isimlendirilmemiş haliyle görebilmenin ihtimalini arıyorlardı. Bir çocuğun çizgisine yaklaşmak istemelerinin sebebi “çocuk gibi çizmek” değil, henüz kategorilere bölünmemiş bir algıya temas edebilmekti. CoBrA’nın derdi biçimsel değil, varoluşsaldı.
Sadeleşirken Kaybettiklerimiz
İnsan dünyayı anlamlandırabilmek için sürekli eleyerek yaşar. Gürültüyü azaltır, fazlalığı siler, karmaşıklığı sadeleştirir. Ama bu sadeleşme sürecinde şeylerin potansiyel anlamlarını da kaybeder. CoBrA’nın yaptığı şey bu kaybı tersine çevirmekti: Gürültü olarak eleneni geri çağırmak, tanımlanamayanı görünür kılmak. Belki de bu yüzden CoBrA resimlerine baktığımızda ilk tepki çoğu zaman şudur: “Bunu çocuk bile yapar.”
Bir çocuk yapabilir, evet. Ama bir yetişkin için bu çok zordur. Çünkü yetişkin, artık nasıl bakacağını öğrenmiştir. Ne görmesi gerektiğini bilir. Ne yapması gerektiğini de... Bir yüzü, bir nesneyi, bir formu algıladığı anda zihninde çoktan isimlendirir. Bu otomatik tanıma refleksi hızlı hareket edebilmemizi sağlar ama aynı zamanda görme deneyimini daraltır. Çünkü artık gerçekten bakmayız; sadece tanırız. Yetişkin zihni için belirsizlik tahammül edilmesi zor bir durumdur. Aslında gördüğümüz şeyin kendisinden çok, ona verdiğimiz isimle ilişki kurarız. Bu yüzden bir yetişkinin “çocuk gibi” üretmesi neredeyse imkansızdır; çünkü mesele el becerisi değil, algı alışkanlığıdır.
CoBrA’nın yaptığı algısal bir kırılmadır. Öğrenilmiş görme biçimlerinin askıya alınmasıdır. CoBrA, anlam üretmenin değil, anlamın henüz oluşmadığı o kısa aralıkta kalabilmenin pratiğidir. O kırılgan eşikte durabilmek, şeylerin henüz isim almadığı, kategoriye yerleşmediği o ânı mümkün olabildiğince uzatabilmek…

Sanatı sonuçtan sürece geri çekmek, temsilden karşılaşmaya, anlamdan oluşa dönmek... Kalıplarla baskılanan zihne, kısa bir ân için de olsa, yeniden “görebilme” ihtimali sunmak… Bunlar sanatın fazla akıllı, fazla kontrollü, fazla “temiz” haline karşı çocukça bir itiraz değil mi?
Üretim süreçlerinin giderek sistemleştiği, algoritmaların ve yapay zekanın anlam üretimine dahil olduğu bu çağda, CoBrA’nın yaklaşımı yeniden düşünmeye değer bir alandır. Çünkü CoBrA bize şunu hatırlatır: Sanat, her zaman anlam üretmek zorunda değildir. Bazen sanat, anlamın henüz oluşmadığı yerde durur ve hâlâ oyun oynanabilir.
