Anzia Yezierska, göçmenlik olgusunu Amerikan edebiyatının kalbine taşıdı. Yüz yıl sonra sesi yeniden yankılanıyor.
1890'lı yıllarda New York'un Lower East Side semti, at arabaları, seyyar satıcılar, çamaşır ipleri ve İbranice yazılı dükkan tabelalarıyla dolup taşıyordu. Bu yoğun ve cıvıltılı göçmen mahallesi, Amerikan kamuoyunda aynı anda hem otantizmin hem de aşağılamanın nesnesi oldu. Dışarıdan bakıldığında egzotik ve yaratıcıydı; içeriden ise yabancı. Dönemin ünlü edebiyatçısı Henry James, "New York'un İbranice fethinden" kaygıyla söz ederken, şehrin üst kesimlerindeki seyirciler Yidiş tiyatrolarını dolduruyordu. Bu çelişkili iklim, zamanının en canlı kültürel çatışma alanlarından biriydi.
İşte bu ortamda, Polonya'dan göç etmiş Yahudi bir aile, 1890 yılında New York'a ayak bastı. Ailenin en küçük çocuğu, dokuz kardeşin en küçüğü olan Anzia Yezierska o sırada yaklaşık on yaşındaydı. Onun hikayesi, bir göçmen çocuğun sıradan yazgısını nasıl olağanüstü bir dile dönüştürebileceğinin kanıtına dönüştü.
Babanın Gölgesinde Büyümek
Yezierska'nın ailesi, dönemin birçok göçmen ailesi gibi, oğulları için kariyer hayalleri kuruyordu. Dört kızın beklentisi ise belirliydi: asgari bir eğitim, ardından terzi atölyelerinde ağır işler ve hemen uygun bir kısmet bulmak. Babası Bernard'a göre erkeksiz bir kadın "hiçten de aşağıydı." Yezierska bu anlayışa boyun eğmedi. Babası, inatçı kızına "Demir ve Kan" lakabını taktı. Bu lakap, farkında olmadan verilen bir payeye dönüştü.
Henüz gençken çamaşırhanede uzun saatler çalışırken evden ayrıldı ve yurda taşındı. Bu yurt aynı zamanda, göçmen kızları terziliğe, hizmetçiliğe ya da stenografiye yönlendiren bir eğitim yuvası işlevi görüyordu. Ama Yezierska için bu yer daha büyük bir yolculuğun ilk adımıydı: daha sonra kurgusal karakterleri aracılığıyla ifade edeceği "kendimi bir insan olarak yetiştirme" arzusunun başlangıç noktasıydı.
Bir hayırseverin sağladığı bursla Columbia Üniversitesi'nin Teachers College'ına kabul edildi ve 1904'te mezun oldu. Şehir okullarında yemek pişirme dersleri verdi. Ancak bu işi sonradan "ölüm değirmeninde dönmek" olarak nitelendirdi. 1911'de dizgici Arnold Levitas ile evlendi. 1912'de kızı Louise'i dünyaya getirdi. Evlilik ve annelik, onun için özgürlük değil, yeni kısıtlamalar zinciriydi.
Kraliçenin Tacı: Yazı
1880'den 1920'lerin başına kadar iki ila üç milyon Yahudi göçmen Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Yezierska, bu büyük göçün anonimliğinden sıyrılıp kendi sesini bulmayı başaran ender isimlerden oldu. Onun yazısı, kalabalığın içinde görünmez kılınan bireyleri — özellikle göçmen kadınları — merkeze taşıdı. Tüm bu mücadeleyi, strateji ya da hesapla değil, salt bir varoluş zorunluluğuyla kağıda döktü.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.

Yazdıkları onu Çılgın Yirmiler'in en popüler yazarlarından biri haline getirdi. New York'un bir gazetesi ona "Getto'nun Kraliçesi" unvanını yakıştırdı. Bu unvan hem methiyeydi hem de içinde hafif bir oryantalist merak barındırıyordu: Mahallenin içinden gelen ama dışa seslenen bir ses. Göçmen olmayanlara, bu "yabancı" dünyanın içini anlatıyordu ama hiçbir zaman bir rehber edası taşımadan, hep bir tanık olarak.
Sessizliğin Tarihi ve Yeniden Yankılanma
Yezierska'nın ünü dalgalandı. Onun gibi pek çok kadın yazar, yüzyılın ortasına gelindiğinde edebi belleğin dışına itildi. Bu unutuluş rastlantısal değildi; göçmen kimliği, kadın olmak ve anaakım dışında kalmak, bu üç etken, edebi mirası küçümsemenin ya da görmezden gelmenin tarihsel araçları oldu.
Ancak şimdi bu ses yeniden yankılanıyor. Yezierska'nın eserleri, göçmen deneyimini anlatan Amerikan edebiyatında nadiren görülen bir canlılıkla kaleme alınmıştı; bu canlılık, yüz yıl sonra da solmamış durumda. Belki de bugünkü ilginin asıl nedeni, anlattığı soruların hala yanıtsız olması: Bir ülkeye ait olmak ne demektir? Kimliğini korurken yeni bir dile ve kültüre dalmak mümkün müdür? Kadının sesi, toplumun beklentileri tarafından susturulmadan var olabilir mi? Yezierska bu soruları, kendi bedeninde ve kaleminin ucunda defalarca sordu. Babasının "Demir ve Kan" dediği kız, sonunda bütün göçmenlerin bir şekilde yaşadığı o sessiz acıların sesi oldu.
Kaynak: Smithsonian Magazine
