Dizzy Gillespie'nin 'bop sanatçısı' dediği Gertrude Abercrombie, müziği tuvale taşıyan, rüyalarla düşünen bir aykırıydı.
Etiketleri Reddeden Ressam
Dizzy Gillespie ona "bop sanatçısı" demişti. Bir caz efsanesinden gelen bu iltifat küçümsenecek gibi değildi — Gillespie, Abercrombie'nin müziğin ruhunu tuvaline taşıdığına gerçekten inanıyordu. Ama Abercrombie bu etiketi de, kendisine yapıştırılmaya çalışılan "sürrealist" sıfatını da gülerek savuşturdu. Kategorilere sığmak gibi bir derdi yoktu.
Belki de onu anlamanın en kısa yolu tam olarak bu: 1909'da doğdu, 1977'de öldü, arada geçen yıllarda sanat dünyasının hiçbir zaman tam olarak "içinden biri" sayılmadı — ama Chicago'nun en canlı bohemyen çevresinin tam göbeğinde durdu. Kendi kendini yetiştirmişti, resimlerinin büyük bölümünü rüyalarından çıkardığını söylüyordu. Kulağa romantik geliyor, ama işin ilginç tarafı şu: gerçekten öyleydi.
Chicago'nun En Gizemli Salonu
Abercrombie'nin Chicago'daki brownstone evi sıradan bir ev değildi — dönüp dolaşıp herkesin geldiği bir yerdi. Salonlarında, geceleri uzayan jam session'larında kimleri görmezdiniz ki: Dizzy Gillespie, Miles Davis trompetleriyle, Charlie Parker ve Sonny Rollins saksafonlarıyla, Max Roach davullarının başında, Sarah Vaughan mikrofonda. Bir bebop meclisi desek az kalır, neredeyse küçük bir festival.
Üstelik bu ilişkiler "ara sıra uğrarız" türünden değildi. Piyanist Richie Powell, Abercrombie'ye olan hayranlığını doğrudan müziğe döktü ve