Çalışmalarımda kullandığım her buluntu nesne, görünmeyen bir kırmızıyı içinde taşır. O kırmızı bazen bir kaybın, bazen bir direncin, bazen de onarılmayı bekleyen bir yaranın rengidir.
Bir rengin anlamı var mıdır, yoksa anlamı biz mi yaratırız?
Kırmızıya baktığımda yalnızca bir renk görmüyorum. Üst üste birikmiş bir tarih görüyorum. Silinmeye çalışılmış ama bütünüyle yok edilememiş izler görüyorum. Her dönemin kendi anlamını bıraktığı, her çağın yeniden yorumladığı bir hafıza görüyorum.
İnsan dünyaya kanla gelir. Yaşamın ilk izi kırmızıdır. Aynı kırmızı, savaş meydanlarında, yaralanan bedenlerde ve ölümün sessizliğinde de karşımıza çıkar. Bir başlangıcın ve bir sonun aynı renkte buluşması bana göre tesadüf değildir. Kırmızı, yaşam ile ölüm arasında gidip gelen görünmez bir hafızadır.
Tarih boyunca insanlar renklere yalnızca bakmadılar; onları anlamlarla ördüler. Kırmızı kimi zaman kutsal sayıldı, kimi zaman tehlikenin işareti oldu, kimi zaman aşkın, direnişin ya da iktidarın simgesine dönüştü. Belki de bütün bu anlamlar kırmızının değil, insanın kendi hikayesidir.
Bir başka soru da burada beliriyor: Bir renk neden değer kazanır?
Sanırım bunun cevabı yalnızca sembollerde değil, emektedir. Eski dönemlerde kaliteli kırmızı pigmentlere ulaşmak zordu. Üretmek zaman, bilgi ve büyük bir emek gerektiriyordu. Emek ekonomik değere dönüştü; ekonomik değer ise iktidarı çağırdı. Güç sahipleri kırmızıyı kullandıkça, kırmızı da gücün görünür yüzlerinden biri haline geldi.
O halde bir rengin sınıfsal olabileceğini söyleyebilir miyiz?
Belki evet. Ama sınıfsal olan rengin kendisi değildir. Sınıfsal olan, o renge ulaşabilme imkanı ve ona yüklenen toplumsal değerdir.
Aynı durum, renklerin cinsiyeti için de geçerlidir. Hiçbir rengin cinsiyeti yoktur. Renklere cinsiyet atfeden, doğa değil insanın kurduğu kültürel dünyadır. Bu nedenle pembenin kadınlara, mavinin erkeklere ait olduğu düşüncesi de değişmez bir gerçek değil, tarihsel ve kültürel bir kabuldür.
Bütün bunlar bana tek bir şeyi düşündürüyor: Renklerin anlamı doğada değil, insanın kurduğu ilişkiler ağında oluşur. Tarih, ekonomi, iktidar, inançlar ve kültür… Hepsi bir rengin üzerine yeni katmanlar yazar. Önceki katmanlar ise hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaz.
Antroposen çağında kırmızı bana yalnızca insanın kanını değil, gezegenin kanayan hafızasını da düşündürür. Kuruyan nehirler, kesilen ormanlar, yanan topraklar ve yok olan canlılar… Bunların hiçbiri yalnızca bugüne ait değildir. Hepsi dünyanın üzerine yeniden yazılmış katmanlardır.

Ben, atık ve buluntu malzemelerle çalışan bir sanatçı olarak, kullandığım her nesnenin kendi geçmişini ve belleğini taşıdığına inanıyorum. Paslanmış metaller, yıpranmış plastikler, eski kumaşlar ve terk edilmiş nesneler benim için yalnızca birer malzeme değildir; zamanın bıraktığı izlerdir. Her çizik, her pas lekesi, her çatlak daha önce yaşanmış bir hayatın sessiz kaydıdır. Bu yüzden kırmızıyı da yalnızca bir pigment olarak göremiyorum. Bazen pasın içinde gizlenir, bazen aşınmış bir yüzeyde belirir, bazen de doğanın bedeninde açılmış bir yara gibi karşıma çıkar.

Belki de bu yüzden çalışmalarımda kullandığım her buluntu nesne, görünmeyen bir kırmızıyı içinde taşır. O kırmızı bazen bir kaybın, bazen bir direncin, bazen de onarılmayı bekleyen bir yaranın rengidir. Çünkü bana göre her terk edilmiş nesne, dünyanın hafızasından kopmuş değil; o hafızanın hâlâ okunabilen bir parçasıdır.
Belki de renklerin gerçek anlamı pigmentlerde değil, zamandadır. İnsan yalnızca kentleri, uygarlıkları ve sınırları değil, renklerin anlamlarını da inşa etti. Her kuşak kendi kırmızısını bir öncekinin üzerine yazdı. Ama eskisi hiçbir zaman tamamen silinmedi.
Bu yüzden kırmızıya baktığımda yalnızca bir renk görmüyorum. Dünyanın belleğini görüyorum. Yaşamı ve ölümü, emeği ve iktidarı, doğayı ve insanı aynı yüzeyde görüyorum. Belki de kırmızı, dünyanın üzerine defalarca yazılmış, hiçbir zaman bütünüyle silinememiş ve hâlâ kurumamış en eski izidir.

