Kırmızıyı binlerce yıldır üretiyoruz, peki sahiden ne kadar görüyoruz? Gördüğümüz kırmızı gerçekten kırmızı mı? Sayısız tonuna ulaştık ama hakikatine ulaşabildik mi?
Söylemeye gerek yok; malum, teknoloji gelişti bir hayli. Tabii renk üretme konusunda da bir hayli yol kat ettik. Kırmızının da bundan nasibini almaması düşünülemez! O da alabildiğine, ton ton üretilebiliyor artık. Üretiliyor da nasıl görünüyor acaba? Ya da kırmızı gerçekten kırmızı mı? Ya da hangi tonuna kadar ulaşırsak onu görmüş sayılırız? O kadar göremiyoruz ki göremedikçe üretiyoruz; her şeyi kırmızıya boyuyoruz çok eskilerden beri.
Kırmızının macerasına buradan başlamak gerek.
Bildiğiniz gibi -tabii ki bilirsiniz, bilmiyorsanız da ben söyleyeyim- kırmızı bizim, yani insan evladının kullandığı en eski renklerden bir tanesi. Taa 20 bin yıl önceki mağara resimlerinde bile kullanılmış; sonra Antik Mısır’da, sonra antik olan her medeniyette ve antik olmayanlarda. Günümüzde de hâlâ…

Renk tayfının ortalama 700 nanometre aralığına denk gelen ve ışığın bir oyunu olarak gözümüze öyle görünen bir fonksiyon kendisi. Ya gerçekten yoksa? Bilimsel olarak yok kendisi zaten, biz öyle sanıyoruz. Sanıyoruz sanmasına da ya gerçekten varsa!
Kırmızı bolca üretilirken, üretilebilirken, bizi sürekli tok tutan yiyeceklerin de —tabii ki insanların tamamı için değil ama sömürenler ve onlara yanlayanlar için— bolca üretilmemesi düşünülemez. Şimdi kırmızıyla yola çıkıp da açlığa, pardon tokluğa nasıl vardık diye düşünülebilir; düşünen haklıdır da!
Şöyle ki: Biz insanlar evrende var olan şeyleri filtreleyip işimize yarayacak kadarını dışarıda bırakıyoruz ya; yani beynimiz bir algı paratoneri gibi çalışıyor ama bir yandan da dünyanın en büyük filtresi sayılabilir. Gerçek olan, gerçekten sadece dünyalık olanı alıyor ve geri kalanını dışarıda bırakıyor.
Algılarımız varlığın bir kısmına temas edip, hatta etmeyip, varlığı varlığa vardırmadan geçip gidiyor bu âlemden.
Bunu bilen atalarımız, ki atalarımızın en azından büyük bir çoğunluğu bizim kadar tok değillerdi; perhizleri, oruçları, riyazetleri vesaireleri vardı. Ne yemeğe ne de kırmızıya tok olamadıkları için ya da büyük günahlardan oburluğa bulaşmadan, görünenin aslında bir perde olduğunu bildiklerinden ve kırmızıya ulaşmak için görü denen bir dünyada —o da bu dünyada bir dünya ya da bu dünya onun içinde bir dünya, siz karar verin buna— kırmızıya daha bir yaklaştılar ya da onun varlığını sezdikleri için ona ulaşmak üzere türlü türlü şeyler yaptılar. Daha bir canlı gördüler onu ki birçok farklı, hatta karşıt duygunun sembolü oldu kendisi.
O, görünenin ya da görünür gibi yapanın üzerindeki perdeyi kaldırmak için ya aç kaldılar ya da aç bıraktılar kendilerini. Bildiler ki bu görünen kırmızı aslında kırmızı değil; daha bir kırmızısı var, kırmızının da kırmızısı var.

Halen görenler var muhakkak aramızda ama çok değiller sanırım. Çünkü tokuz; kırmızıya ulaşamayacak kadar tokuz hatta!
Aksırıncaya kadar, tıksırıncaya kadar yiyoruz. Sürekli önüne yal atılan bir köpek kadar tokuz! Ve -tabii ki bir vaveyla değil bu- kırmızıdan alabildiğine uzağız; onu en mükemmel olduğunu düşündüğümüz şekilde üretebilsek de, her tonuna sahip olduğumuzu düşünsek de kırmızının hakikatinden uzağız. İş, ona sahip olmak değil; ona dönüşmek.
Sorsalar, cennetten kovulmak gibidir derdim kırmızıdan uzaklaşmak ama soran yok. Söylenmeye ihtiyacı mı var ki hakikatin; orada duruyor işte! Ya da burada. Buralarda bir yerlerde olduğu kesin.
Bir de ona yaklaşanlar var: Kırmızı ortada, biz etrafında dönüyoruz; bazıları çember nizamını bozup ona meylediyor. Olaya kırmızıdan bakarsak başlangıç seviyesi sayılabilir bunlar. Kırmızıya ulaşmak için dünyada yapılabilecek en güzel üç şeyden birini yapıyorlar; diğerlerini siz bulursunuz. Matisse gibi, Caravaggio gibi mesela. Daha başkaları da var. Bir de meyli de aşanlar var Aquinas gibi; meyletmeyi de geçip bırakıyor her şeyi. “Kırmızıyı gördüm, artık onu yazamam,” diyor.

Renklerin, dolayısıyla ilgimize mazhar olan kırmızının bize doğaüstü gibi gelen ama en doğal, en parlak haline; renk olmadığı -kırmızının en parlak hali renk olamaz- gerçeğine ulaşmak için, zira görünen her şeyde gerçeklik parıldar, üzerine örtülen örtüleri kaldırmak gerek; algının yani.
Ancak her şeye olan bu tokluk hissi ve bizi tok tutacak her şeyin böyle fütursuzca önümüze serilmesi, bizi bizden uzaklaştırıp başka yaratıklara dönüştürdü. Kırmızı da bundan nasibini aldı haliyle. Yemek gibi o da ulaşılması kolay olmasaydı, dünyevi değil uhrevi şeylerin sembolü olarak kalırdı, tarihte olduğu gibi.
E şimdi yeterince aç kaldıysak; “Kırmızıyı, ne diyor bu yazı, anlaşılmadı,” vari bir his de geldiyse ve doyamadık bir türlü diyorsak, daha diyecek bir şey yok: Kırmızıya yolunuz açık olsun!
