Maurizio Cattelan'ın 6,2 milyon dolara satılan 'Comedian' eseri üzerinden hazır nesne, Duchamp'ın pisuarı, Reddedilenler Salonu ve ses getirmenin sanatla ilişkisini inceliyoruz.
'Duvara Bantlanmış Muz' olarak adlandırılmasına alıştığımız Maurizio Cattelan'ın "Comedian" (komedyen) ismini verdiği çalışması geçtiğimiz günlerde tekrar gündem oldu. Tekrar diyoruz çünkü bu çalışma 2019 yılında ilk kez sergilendiği sanat fuarında 150 bin dolarlık satış fiyatıyla tartışmaları başlatmıştı. Elbette onu neredeyse tüm dünyanın gündemine taşıyan tartışmaların odağı, sıradan bir muzun sanat eseri olamayacağı üzerineydi.

Cattelan Kimdir?
'Muz'un yaratıcısı Maurizio Cattelan, 1960 doğumlu, İtalyan bir görsel sanatçı. Kendisinin resmi bir sanat eğitimi olmamasına karşın 30 yıldan fazla süredir sanat dünyasında kendisine yer bulmuş, kariyeri boyunca birçok uluslararası bienal ve müzede çalışmaları sergilenmiş bir sanatçı. Sanat dünyası uzun süre Cattelan'ı hiperrealist, yani ilk bakışta gerçek sanılabilecek heykel çalışmalarıyla tanıdı. Cattelan, bu gerçekçi heykellerini kimi eleştiri ve ironi konularının parçası haline getirdikçe 'bantlanmış muz' benzeri tartışmalarla gündem olmaya çoktan başlamıştı.
Örneğin Cattelan'ın "La Nona Ora" ismini verdiği, papayı, üzerine meteor taşı düşmüş gibi betimleyen çalışması, şimdiki 'muz'undan çok daha geniş yankı bulurken Vatikan ile arasındaki iplerin gerilmesine neden olmuştu.

America: Altın Klozet
Cattelan'ın çok ses getiren başka bir çalışması New York'daki Guggenheim Müzesi'nde sergilenmek üzere tasarladığı "America"ydı. 18 ayar saf altın döküm bu çalışma bir klozetti ve müzenin kamuya açık tuvaletinde ziyaretçilerin sadece seyrine değil ihtiyaçlarını gidermelerine de açıktı. Sergilendiği yıl 100 binden fazla ziyaretçi bu tuvaleti kullandı.

Hiciv Sanatı ve Ses Getirmek
Cattelan, çalışmalarını 'hiciv' sanatı olarak adlandırıyor, yaptıklarının tüm dünyanın ortak sorunu halindeki meselelere dikkat çekmek ve eleştirmek amacı taşıdığını ifade ediyordu. Amacına uygunluğu şöyle dursun, Cattelan'ın çalışmalarının tıpkı 'muz'da olduğu gibi her seferinde ses getirdiği ortadadır. Peki ses getirmek, bir şeyi gerçekten sanat eseri yapar mı?
Hazır Nesne ve Duchamp
Uzunca bir süredir Cattelan'ın 'muz'unda olduğu gibi sıradan nesne ve objelerin sanat eseri olarak kabul görmesinin şaşkınlık ve tartışmaları beraberinde getirmesine şahit oluyoruz. Bu durum kimi zaman öyle ironilere sahne olabiliyor ki, bir ziyaretçinin müzede unuttuğu gözlüğü, sanat eseri sanılarak günler boyunca izleyicilerin ilgisini çekebiliyor.
Sıradan nesnelerin sanat dünyasına kazandırılması ilk kez 1917 tarihinde, Fransız asıllı Amerikalı sanatçı Marcel Duchamp'ın (d. 1887 – ö. 1968), "Fountain" (Çeşme) ismini verdiği çalışmasıyla gerçekleşti. "Çeşme" bir nalburdan satın alınmış sıradan bir pisuardı. Duchamp, kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı, göze hitap eden sanatı reddeden Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin sergisine kimliğini gizleyerek 'R.Mutt, 1917' şeklinde imzaladığı bu pisuarla başvurdu. Pisuar, derneğin üyesi sanatçıların şaşkınlık ve tartışmaları arasında sergiden reddedildi.
Duchamp, farklı alanlardaki akademik eğitiminin sağladığı yazı ve incelemeleri, sanatçılarla olan dostlukları ve kübist tarzdaki çarpıcı eserleriyle dönemin sanat çevrelerinde hatırı sayılır bir konumdaydı. Reddedilmesi ertesinde The Blind Man dergisinin başyazısında 'pisuar'ın oldukça güçlü biçimde savunulması oldukça ses getirdi. Böylece, pisuarla birlikte hazır nesne (Ready-made) sanata dahil olarak kimi yaklaşıma göre çağdaş sanatın en önemli işaret fişeklerinden biri haline geldi.
Reddedilenler Salonu
Aslında 'ret' edilmenin 'ses getirme' etkisi, çok daha önceden sanat çevrelerinde deneyimlenmişti. Dönemin sanat başkenti durumundaki Paris'in 'Salon Sergileri' sanatçılar için bir varoluş meselesi halindeydi. 1863 tarihindeki sergi, yer verdiği sanatçılarla değil ironi biçimde ret ettiği sanatçılar için bir dönüm noktası olacak şekilde büyük ses getirdi. Çoğu sanat tarihçinin Modern Sanat'ın ikonu olarak gösterdiği Manet'nin "Kırda Öğle Yemeği"nin de dahil olduğu 3 binden fazla eser Paris Salonu'na kabul edilmedikleri için sonraları "Reddedilenler Salonu" olarak tarihe geçecek sergide gösterildi.

Tıpkı Cattelan'ın 'muz'u gibi, Reddedilenler Salonu'nda sergilenenlerin sanat eseri olup olmadığı sadece sanat çevrelerince değil halk tarafından da yoğun olarak tartışıldı. Bu tartışmaların getirdiği 'ses' sergide yer alan birçok sanatçıyı tanınır hale getirerek çalışmalarının sanat dünyasına dahil olmasını sağladı.
Dejenere Sanat
Sanatta benzer bir 'ses' etkisi bu kez 1937 tarihinde Münih'te karşımıza çıkar. İktidardaki Nazi Partisi, nelerin kendilerince sanat sayılamayacağını kamuoyuna göstermek amacıyla Dejenere Sanat (Entartete Kunst) başlığı altında sergi düzenler. Sergideki eserler aşağılama ve alay konusu olması amaçlı metinler eşliğinde düzensiz bir biçimde sergilenir. Dejenere Sanat, Münih'ten sonra farklı şehirlerde de sergilenir ve 2 milyondan fazla ziyaretçi toplar.
O dönemde kamuoyuna kendini ifade etmekte güçlükler yaşayan dadacı, dışavurumcu ya da izlenimci sanatçılar planlanın aksine bu sergiler sayesinde çok daha fazla insana ulaşmıştır. Sanat tarihinin alanlarında kilometre taşı olarak gördüğü ve günümüzde müzelerin başköşelerinde yer alan birçok sanatçı, ilk defa bu sergi sayesinde fark edilerek sanat dünyasına dahil olabilmiştir.
Ses Getirmek ve Sanat
"Reklamın iyisi, kötüsü olmaz" sözü, sıkça karşılaştığımız bir iletişim ve pazarlama sloganı gibidir. Sanat dünyasının profesyonelleri bu yaklaşıma örtülü de olsa sık sık başvurmasına karşın, sanat projelerinin görünürde daha kısıtlı ve "seçkin" bir kitleyle etkileşimine taraftardır. Sanatın özgür ve özerk alanının bir anlamda ancak böyle korunabileceğine inanılır. Popüler kültürün topluma yansımalarını çoğunlukla olumsuz yanlarıyla öne çıkaran projeler sanat profesyonellerinin sempatisine neden olurken, toplumun genelinde popüler olmuş bir sanatçı ya da projesine o denli uzak kalmak bu işin yazılı olmayan kuralı gibidir. Öte yandan ses getirebilme, mantığı gereği geniş katılımı ve etkileşimi zorunlu kılar. Örneğin sanat dünyasının Nobel'i gibi görülen 'The Turner Prize', sanat projelerinin ses getirmiş olmasını şart koşar.
Günümüz iletişim alışkanlıkları düşünüldüğünde 'ses getirme' çoklu ve bir o kadar tartışmalı bağlamları kapsamaktadır. Kişiye ve tercihlerine özel çerçevesini çoktan aşarak klasik haberciliğin yerini iyiden iyide almış olan sosyal medya, etkileşim oranlarıyla ses getirme etkisini insanoğlunun tarih boyunca daha önce hiç deneyimlemediği bir anlama taşımış durumdadır. Yemek gibi insanın iştahıyla en yakın ilgisini kurduğu bir alanda itici yaklaşımlarıyla herkesin ortak tepkisini çeken kimselerin, tam da bu tepkilerle ortaya çıkan ses getirme etkisiyle dünyanın en prestijli şefleri arasında sayılmaya başladığına şahit oluyoruz.
Dolayısıyla olumlu ya da olumsuz olmasına bakılmaksızın ses getirmenin, artık eskisinden çok daha önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunların tümü üzerine düşünme, konuşma ve yazıp, okumamıza neden olduğuna göre, 'muz' sizce sanat mıdır?