Sanatın Konforlu Başkaldırısı: Aykırılık
Kültür & Sanat

Sanatın Konforlu Başkaldırısı: Aykırılık

Hazal Kılıç··5 dk okuma·
·

Herhangi bir sanatçı, devletin, ana akımın veya büyük ölçekli sermaye gruplarının sponsorluğunda bir isyan sergilediğinde, orada sistem değil, sanat zorlanır.

Sanat dünyası öyle bir dönemde ki, tarihte hiç olmadığı kadar söylem ekonomisi ve imaj yönetiminin kıskacına alınmış durumda. Türkiye özelinde son dönemde Ahmet Güneştekin’in “Türkiye’de sanat dünyasının konfor alanını zorluyorum!” çıkışı, bir sanatçının kendi eylemlerini, nasıl bir söylem balonuna dönüştürdüğünün çarpıcı bir örneği. Tabii bu beyan, sanat sosyolojisi bağlamında değerlendirilebilecek bir başkaldırı değil, steril bir muhalefet olabilir ancak. Piyasanın talep ettiği güvenli asi arketipinin en somut hâli. Korunaklı limanların merkezinde dururken, sistemi zorladığını iddia etmesi, sanatın ontolojik gerçekliğine dair bir çelişkiyi de tartışmaya açıyor. Sanatın gerçekten rahatsız edici olmak veya toplumun sesi olmak gibi bir zorunluluğu var mı?

Toplumun Sesi Olma Görevini Sanatçıya Kim Verdi?

Sanatçıya toplumun sesi olmak, toplumu daha iyi bir yer yapmak görevini kim verdi? Bu misyon, aslında 19. yüzyılın romantik ideallerinin sonucunda sanatçıya yüklenen ahlâki bir yük. Sanatçı bir deha, bir toplumsal kurtarıcı gibi görüldü. Ancak sanat zorunluluk değil, özgürlük üzerine kuruludur. Sanatçı bir siyasi sözcü olmadığı gibi, bir bildiri yazarı da değildir. Sanat toplumu iyileştirmekle ilgilenmez, hakikati görünür kılmakla ilgilenir ve bu hakikat bazen çirkin, bazen rahatsız edici olabilir. Ancak geldiğimiz noktada sanatçı, bu sahte görevi bir pazarlama aracı olarak kullanıyor. Toplumun sesi olduğunu iddia etmek, ona bir dokunulmazlık zırhı giydiriyor, böylece toplumun asi sanatçı beklentisini tatmin eden bir performansla karşı karşıya kalıyoruz.

Konfor Alanı Gerçekten Zorlandığında

Sanat tarihi, konfor alanının zorlandığı, sanatçının kurumsal sermayesini hatta varoluşunu riske attığı anlarla doludur. Mesela 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Dadaistler, yıkıcı bir absürtlükle kendilerini gösterdiler. Burjuva toplumuna karşı ortaya koydukları estetik anlayış, bir tercih olmaktan ziyade, sistemin işleyişini sekteye uğratma çabasıydı. Sanatın kutsal mabedi gibi görülen müzeleri, birer sorgulama mekânına dönüştürmek istiyorlar, bu amaçla kurumun kendisini hedef alıyorlardı. Bu, sanatın salt güzel olanı değil, sarsıcı/rahatsız edici olanı temsil etme sorumluluğunu üstlendiklerini gösteriyordu. Modern çağda ise sanat, toplumun aynası olmaktan çıktı. Toplumun bastırdığı gerçekleri yüzüne vuran kesici bir alet hâline geldi. Bu nedenle sanatçı, toplumsal vicdana karşı bu rahatsız edici estetiği bir borç olarak tanımladı. Ancak bugün gelinen noktada söz konusu estetik, piyasanın rafine zevklerine göre şekillendi. Oldukça sterilize edilmiş durumda. Eğer bir sanatçı olarak izleyiciyi rahatsız ediyorsanız, bu sizin ne kadar entelektüel derinliği olan veya ne kadar cesur olduğunuzun bir kanıtı olarak pazarlanıyor. Sonucunda ise bu huzursuzluk, galerinin bir köşesindeki şampanya sohbetlerinde tüketiliyor. Tıpkı Ahmet Güneştekin’in Diyarbakır sergisinde olduğu gibi… Toplumsal hafızanın, siyasi acıların taptaze olduğu bir coğrafyada, devasa ölçekli enstalasyonlar ve mitolojik bir anlatı diliyle kurgulanan sergileme biçimi, sanatın sarsıcı olması gerektiği yönündeki o naif kabulü bile aşan bir gösteri hâlini almıştı. Yerel halk öyle büyük huzursuzluk duydu ki, bunun estetik bir eleştiriyle hiçbir ilgisi yoktu. Acılarının bir kariyer basamağına, bir holdingin PR projesine veya zenginlerin kokteyl mekânına dönüştürülmesine karşı etik bir itirazdı. Kaldı ki Güneştekin’in kendi etnik kökenini, kültürel hafızasını ve tarihsel travmalarını sanatsal sermaye olarak kullanması zaten oldukça riskli bir zemin. Kimliğinin temsilini bir başkaldırı olarak değil, piyasanın kabul edebileceği ve herkesin tüketebileceği bir mit olarak sundu. Sanatçı bir şeylerin travmasını kendi sanatsal sermayesine tahvil edip üstüne bir de sistemi zorladığını düşünüyorsa, acının üzerinde yükselen iktidar mekanizmalarının teşhir edicisi değil, ancak o acının temsilcisi olabilir. Eh, bu da pek konforlu bir başkaldırı…

Sponsorlu İsyan

Hakiki bir aykırılık, piyasa tarafından ödüllendirilmez. Bu, piyasanın dışladığı/dışlayacağı ve anlayamadığı bir huzursuzluk hâli yaratır. Herhangi bir sanatçı, devletin, ana akımın veya büyük ölçekli sermaye gruplarının sponsorluğunda bir isyan sergilediğinde, orada sistem değil, sanat zorlanır. Çünkü öyle ki sistem, ona ettiğiniz küfrü bile yutup “kültürel zenginlik” gibi pazarlama kapasitesine sahiptir.

Elbette göz ardı edilemeyecek diğer aktörler, küratörler ve koleksiyonerler. Sanatçı bu aktörlere ne kadar asi bir paket sunarsa, o kadar statüsü yükseliyor. Koleksiyoner, evine, ofisine astığı eserin sanatçısının muhalif(?) olmasından öyle haz duyuyor ki, Deniz Göktaş’ın “aydın olmakla övünmek”ten bahsettiği gibi: “O sanatçının eseri bende, çünkü ben de aydınlanmış muhalifim!”. Buradaki en ironik durum da, bu aykırı görünme yarışının en kurumsal ve hiyerarşik alanlarda yaşanması. Sanatçı, öyle devasa galerilerde, büyük sermaye gruplarının himayesinde çalışmalarını sergiliyor ki; tam anlamıyla kontrollü isyan! Sisteme zarar vermediği için herkes mutlu, sadece rahatsız ediyormuş gibi yapıyor. Bu noktada asıl sorulması gereken soru ise şu: Sanat, bu piyasa onay mekanizması olmadan var olabilir mi, yoksa sanatın doğası bile bu onaylanma ihtiyacına mahkûm mu? Bence bunun cevabı sanatçının tüm sahte rollerinden arınıp, kendi sessizliğinde ne kadar derinleşebileceğinde yatıyor.

Venedik'te Gürültülü Bir "Sessizlik"

Şimdi sessizlik demişken, Güneştekin’in 9 Mayıs 2026’da Venedik’te, Palazzo Gradenigo’da açılan “Sessizlik” sergisine de değinmeden geçmemeli. Bu sergi, sanat piyasasının kendi gürültüsünü bastırmak için seçtiği en ironik isme sahip. Yıldız Holding’in sponsorluğunda, Murat Ülker’in açılış konuşmasını yaptığı, kalabalığın ve görünür olma zorunluluğunun merkezinde, sessizlik üzerine kurulu bir sergi yapmak… Sessizliğin kendisini bile bir tüketim nesnesine dönüştürmüş durumda. Güneştekin, sessizlik diyerek, Venedik saraylarında büyük bir gürültü koparıyor. Sergi ile ilgili; “Roma’dan Venedik’e, Avrupa’nın önemli kültür merkezlerinde sergiler açabiliyor olmam aslında birçok tartışmanın cevabını kendi içinde barındırıyor” diyor ve şunları da ekliyor: “Yıllardır iktidarla ilişkim olduğu söyleniyor. Ancak bunu kanıtlayacak tek bir fotoğraf, tek bir hikâye ya da devlet desteğiyle gerçekleştirilmiş tek bir sergim gösterilemedi.” Ancak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Görevlisi Osman Erden’in sosyal medya paylaşımı bize gösteriyor ki, 2015 yılında Güneştekin, Venedik’te yine bir sergi açmış ve resmi Youtube hesabında sergi ile ilgili videoda "...Çalık Holding and T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla..." ibaresi yer alıyor. İşte tam da bu noktada, sessizliğin de hakiki olanına ihtiyacımız olduğu bu dönemde, sanatın sermaye ve iktidar ortaklığıyla nasıl steril alan yarattığının en somut kanıtını görmüş oluyoruz.

Gerçek bir isyan her zaman bağırmak değil, bazen sadece sistemin üzerine inşa edildiği temelleri, kendi sessizliğiyle yavaş yavaş aşındırmaktır.

Paylaş