Bu hafta Cagnes-sur-Mer'deki Renoir Müzesi'nden gündüz vakti dört tablo çalındı. İki tanesi kaçış esnasında kapıya fırlatıldı. Meşru piyasada tek kuruş etmeyen çalıntı bir başyapıt kimin işine yarar? Hırsız, mafya ve kravatlı uzman üçgeninde sanat hırsızlığının anatomisi.
Sanat tarihi yalnızca estetik kırılmalar, manifestolar, akımlarla değil, en az onlar kadar cüretkar soygunlarla da yazıldı. Meksika’nın Ulusal Antropoloji Müzesi’ne havalandırma boşluklarından giren soyguncuların çaldığı Maya ve Zapotek kültürüne ait yüzden fazla paha biçilmez Kolomb öncesi eserden, İtalyan bir marangozun paltosunun altına saklayıp Louvre’dan yürüyerek çıkardığı Mona Lisa’ya ve Isabella Stewart Gardner Müzesi’nden Rembrandt ve Vermeer’in aralarında olduğu sanatçıların eserlerinin çalındığı 500 milyon dolarlık soyguna kadar müzeler, yüzyıllardır koruma miti ile hırsızlık cüreti arasındaki o tekinsiz savaş alanının sahnesi olmuş durumda.
Sanat dedektifi Arthur Brand yakın zamanda BBC’ye şöyle bir açıklama yaptı: "Louvre’u soymayı başarırsanız, dünyanın dört bir yanındaki hırsızlar bunu izler; vay canına, der ve ardından, bizim de altın ve gümüşün olduğu yerel bir müzemiz yok mu, diye düşünmeye başlar.” Yapılan bu uyarı, aslında meselenin yapısal bir domino etkisine dönüştüğünü de gösteriyor.
Bu haftanın gündemindeki Renoir Müzesi’nden gündüz vakti sökülen dört eser ve faillerin kaçarken ikisini panikle kapıya fırlatıp gitmesi, bu oyunun son perdesi oldu. Bu soyguna, Louvre zafiyetinin cesaretlendirdiği yerel hedeflerden biri demek de yanlış olmayacaktır. Medya ise olaydan sonra her zamanki refleksiyle aynı cazip manşeti attı: "9 milyon avroluk Renoir soygunu!"
Bu manşetin yarattığı bir illüzyon var. Sanılıyor ki, o iki kişi tuvalleri sırtlandığı an ceplerine 9 milyon avro giriyor. Resmi piyasa açısından baktığımızda, hırsızın yaptığı şey tam bir intihar. Çünkü kanonik bir başyapıt duvardan indiği an meşru piyasa değerini sıfırlar, bagajda veya nemli depolarda saklanan bir el bombasına dönüşür. Ancak olayı salt “hırsızın aptallığı” diyerek kestirip atmak da mümkün olmuyor. Çünkü o zaman organize suçu ve küresel yer altı sermayesini tamamen yok saymış oluruz. O tuval galerilerde, müzayedelerde satılamıyor olsa bile bambaşka bir karanlık ekonomide kusursuz bir finansal enstrümana dönüşüyor.
Renoir soygununun Cagnes-sur-Mer’deki Les Collettes mülkünde gerçekleşmesi şaşırtıcı değil. Neden?

Çünkü burası periferik kurumlar, Louvre ya da Musée d'Orsay gibi metropol kalelerinin sahip olduğu öyle çok katmanlı sensör ağlarına ve devasa bütçelere sahip olmayan, Pierre-Auguste Renoir’ın son yıllarını geçirdiği bir ev-müze. Müzeolojide bu duruma “periferi zafiyeti” deniyor. Burada hırsızlar eserin kültürel değerinden çok, kurumun korumasızlığını hedefliyor. İşin en acı tarafı da konservasyon boyutu. Renoir’ın hayatının son yirmi yılında ağır romatoid artrit nedeniyle deforme olmuş ellerine sarılan bandajlar ve parmak aralarına sıkıştırılan fırçalarla ürettiği geç dönem eserleri, sanatçının akışkan katmanlarla kurduğu son derece narin boya tabakalarına sahip. Kaçarken iki tabloyu kapıda düşüren ya da alelacele çerçeveden söken o cehalet, eserin henüz ilk dakikadan itibaren failinin elinde fiziksel bir tahribata uğradığını gözler önüne seriyor.

Peki, soru şu: Meşru piyasanın tellerine takılan bu eserler neden nakde çevrilemiyor?
Çünkü bir sanat eserinin, serbest piyasada astronomik fiyatlarla alıcı bulmasını sağlayan tek şey, onun estetik büyüsü değil; arkasındaki kurumsal meşruiyeti, mülkiyet ve köken bilgileridir. Olay şöyle ilerler: Bir eser çalındığı an Interpol’ün Çalınan Sanat Eserleri Veritabanı’na ve The Art Loss Register sistemine işlenir. Dünyadaki en saygın(?) müzayede evleri, kurumsal galeriler veya meşru koleksiyonerler, esere elini süremez. Eser satılamaz, sergilenemez, sigortalanamaz ve yasal bir servet unsuru olarak devredilemez. Hollywood filmleri de yıllarca bize yeraltında, çalıntı eseri karşısında purosunu tüttürüp viskisini yudumlayan kodamanları yutturdu. Gerçek milyarderler ise sanatı statü, vergi optimizasyonu ve gösteri toplumundaki meşruiyetleri için topluyor. Yani hal böyleyken, kimseye gösteremeyeceğin, havasını atamayacağın ve evinde bulunduğu an seni organize suçtan hapse yollayacak bir Renoir, hiçbir zengin için rasyonel bir lüks olamaz. Tam da bu noktada şu soruyu soruyoruz: “O zaman bu başyapıtları kim, neden çalıyor?”
Öncelikle mafya faaliyetleri arasında uyuşturucu ve silah ticareti ne kadar ön plandaysa, sanat hırsızlığı da bir o kadar öyle. BBC’de Övgü Pınar’ın, 2016 yılında “Mafyanın Gelir ve Prestij Kaynağı: Sanat Eseri Kaçakçılığı” başlığıyla, Napoli'deki Uluslararası Arkeomafya Gözlem Enstitüsü Başkanı ve Viterbo'daki Kriminoloji Çalışmaları Merkezi'nde "Arkeoloji Hukuku ve Kültürel Mirasa Karşı İşlenen Suçlar" lisansüstü programı yöneticisi olan Tsao Cevoli ile yaptığı röportaja bakıldığında Cevoli; sanat eseri ve arkeolojik buluntu kaçakçılığının bugün küresel organize suç örgütleri için uyuşturucu ve silah ticaretinden sonra 2. ya da 3. sıradaki en büyük iş kolu olduğunu belirtiyor. Yani Dünya genelinde 6 ila 8 milyar dolarlık devasa bir iş hacminden söz ediliyor.
Öncelikle olayın hırsız açısından aptalca görünen kısmının matematiksel kanıtı, hırsızın payının aslında sadece yüzde 1-2 olması. Çünkü geri kalan para, doğrudan suç örgütlerinin kasasına giriyor. Yani 9 milyon avroluk Renoir’ı çalanlar, en fazla birkaç on bin avro için bu riski alıyor. Tabii bununla birlikte mafya babalarının da doğrudan müze soymasını beklemiyoruz. Nasıl ki uyuşturucu üreticileri kimyagerlerden yardım alıyorsa, sanat hırsızlığı için de sanat uzmanlarından yardım alınıyor. Bu da işin en ahlaksız boyutu bana kalırsa. Yani burada hırsız, kravatlı ya da kalem etekli, topuklu ayakkabılı kokteyl içen o saygın(?) zümrede gizli. Mafyanın kasasındaki Caravaggio’nun ya da kaçırılan bir Renoir’ın asıl mimarı, en fazla %2’lik payını alacak olan, duvarı tırmanmaya çalışan acemiler değil, onların arkasına akademik ve bürokratik meşruiyet kalkanı ören bu kurumsal çürümenin ta kendisi.
Hırsızların en somut hedeflerinden biri de eseri üçüncü bir şahsa satmak değil, sigorta şirketine veya müzeye/galeriye/eserin sahibine geri satmak. Buna “artnapping” deniyor. Yani hırsızlar, kurumdan fidye istiyor. Bu, eseri en hızlı şekilde paraya çevirmek için en ideal yöntem. Ancak bazen fidye dışında bir teminat olarak da kullanılabiliyor. Bir tuvalin, sıfır dijital ayak iziyle bavulda taşınan milyonlarca dolarlık bir değer deposu olduğunu düşünürsek, suç örgütleri tarafından bir teminat senedi olarak kullanıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca nakit taşımak yerine, eseri kasada rehin tutmak daha az zahmetli.
Tüm bunların yanı sıra Cevoli bir de "sanat manyaklarından" söz ediyor. Bir koleksiyoner, bir esere sahip olmayı o kadar çok istiyor ki, meşru piyasada satılamayan başyapıtlara illegal yollardan sahip oluyor. Sevdiği bir sanatçının eserine sahip olmak için her türlü bedeli ödemeye hazır olan bu sanat manyakları, eserleri asla sergileyemeyeceklerini bildikleri halde, yine de ona sahip olmak istiyorlar. Bu psikolojik hastalığı ise sanatseverlikle karıştırmamak oldukça önemli.

Cagnes-sur-Mer’deki müzeden çalınanlar bize, eserlerden çok daha fazlasını anlatıyor. Oradaki boşluk, sadece bir hırsızlığın değil, sanat dünyasının asırlardır özenle koruduğu bir illüzyonun da teşhir alanı. Sanat tarihinden bir başyapıtın çalınmasıyla etrafta kopan fırtına, bize iki yüzlü bir gerçeği fısıldıyor: Bir tarafta bir başyapıtın değerinin yalnızca büyüleyen estetikten ibaret olduğunu savunan ama arkasındaki provenance kaydı silindiğinde o eseri saniyeler içinde çöpe dönüştüren meşru piyasanın kibri var. Diğer tarafta da o estetik dehayı ne anlayan ne de umursayan, tuvali yalnızca 9 milyon Euro’luk suç çarkında şantaj, fidye aracı yapan veya kazanılmış nobran bir zafer kupasına indirgeyen gölge sermaye… Bu tiyatronun en acınası figürleri hırsızlar, en ahlaksız figürleri de kravatlı, fularlı uzmanlar.
Bugün bir başyapıt duvardan indirildiğinde çalınan şeyin yalnızca 9 milyon avroluk bir meta olmadığını idrak etmek gerek. Karşı karşıya kalınan şey, insanlığın ortak hafızasının organize suçun karanlık mahzenlerinde çürümeye terk edilmesidir. En acısı da eserler bir gün bir yerlerden bulunup geri getirilse bile, o hayalet boşluk bize hep aynı şeyi hatırlatacak: Sanatın kutsal olduğuna dair anlatılan masalların hepsi, duvarda kalan o son çiviye kadar. Orası boşaldığında geriye sadece suçun, sermayenin ve insan hırsının en çıplak hali kalacak.
