Şap, yüzyıllarca Avrupa'nın kumaşlarında, derilerinde ve boyalarında saklandı. Tuzun sessiz kardeşi, tarihin en görünmez taşıyıcısı.
Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Anadolu'yu gezerken uğradığı şehirlerin ne ürettiğini, neden önemli olduğunu titizlikle kaydederdi. Karahisar-ı Şarki'ye (bugünkü Şebinkarahisar) geldiğinde kalemi yavaşladı. Buradaki madenin yalnızca yerel bir kaynak olmadığını, Avrupa'ya uzanan geniş bir ticaret ağının parçası olduğunu vurguladı.
Söz ettiği maden altın değildi, gümüş de değildi. Beyaz, kristal, acı bir mineraldi: şap.
Aynı mineralden antik dünyada da söz edilmişti; Yaşlı Plinius, Doğa Tarihi kitabında Anadolu kökenli şapların kalitesinden övgüyle bahseder. Antik dönemden Osmanlı'ya uzanan bu süreklilik, şapın yalnızca bir zanaat malzemesi değil, uygarlığın görünmez taşıyıcısı olduğuna işaret eder.

Şap hakkında düşündükçe aklıma hep aynı şey geliyor: Bazı şeyler ne kadar çok iş yaparsa, adı o kadar az anılır. Bir müzede sergilenen Osmanlı kaftanının kırmızısı yüzyıllar sonra bile canlıysa, bunun sebebi yalnızca boya değildir. Doğal boyalar tek başlarına liflere kalıcı olarak tutunamazlar. Şap, içerdiği alüminyum iyonları sayesinde boyar maddeleri lif üzerine kilitleyen bir mordan görevi görür. Boya, lifle kimyasal olarak bütünleşir.
*Görünmez bir el sıkışmayla şap kaybolur renk kalır.
Rönesans resminde kullanılan lake pigmentler de aynı prensibe dayanır. Botticelli döneminde atölyelerin kırmızı ve pembe tonları alüminyum bazlı bu pigmentlerle elde ediliyordu. Rönesans'ın renk paleti, Anadolu mineralinin kimyasına yaslanmaktaydı.

Vatikan, Tolfa ve Şap
15. yüzyılda Avrupa tekstil üretimi büyük ölçüde şapa bağımlıydı. Anadolu'daki Foça ve Şebinkarahisar madenleri bu ihtiyacın önemli kısmını karşılıyor; Avrupa yaklaşık iki yüzyıl boyunca şapı Osmanlı'dan ithal ediyordu.
1461'de Roma yakınlarındaki Tolfa'da zengin şap yataklarının keşfi bu dengeleri sarstı. Papa II. Pius (Enea Silvio Piccolomini) , üretimi Papalık kontrolüne aldı, Osmanlı'dan ithalatı kısıtlamaya girişti. Şap gelirleri Haçlı Seferleri için ayrıldı; maden işletme hakkı Medici ailesine verildi. Rönesans'ı finanse eden aynı aile, şap gelirini de tekeline almış.
Ambargo tutmadı. İngiliz tekstilciler Papalık şapının fiyatını fazla bularak Osmanlı ile gizli ticarete devam etti. Bu, erken modern dönemin belki de ilk büyük hammadde ambargo krizi olarak yorumlanabilir.

Deri, Para ve Fotoğraf
Şapın izi yalnızca kumaşta değildir. Anadolu'da antik dönemden bu yana uygulanan şap tabaklama yöntemi, derinin lif yapısını sabitleyerek esnek ve açık renkli bir yüzey elde edilmesini sağlar. Aynı mineral kuyumculukta da karşımıza çıkar; metal yüzeydeki oksitleri çözerek yeni bir görünüm kazandırır.
Evliya Çelebi, Seyahatname'de şapın sahte para yapım süreçlerinde de kullanıldığından söz eder. 1599-1600 yıllarında Ankara'da yakalanan kalpazanların baskınında, önemli miktarda şap ele geçirilmesi, bu kullanımın pratikte de karşılığı olduğunu göstermektedir. Şap burada yalnızca rengi değil, değerin görünümünü de etkileyen bir araçtır.
Fotoğraf tarihine de uzanır bu iz. William Henry Fox Talbot'ın 1840'larda geliştirdiği erken baskılarda gümüş tuzları ışığı kaydederken, şap emülsiyonun kağıda tutunmasını sağlıyordu. Fotoğraf ânı dondurma sanatıdır; şap ise bu donmayı kimyasal olarak mümkün kılan maddedir. Bugün 500 yıllık el yazmalarını okuyabiliyorsak, mürekkebin lif aralarında yayılmadan kalmasını sağlayan şap tabakası sayesindedir.

Görünmez ve Bilinmez
Şap bugün hala hayatımızın tam ortasında; su arıtma tesislerinde suyu berraklaştırıyor, kozmetiklerin içinde sessizce çalışıyor. Ama adı neredeyse hiç anılmıyor. Belki sadece yemeklere ve suya karıştırılınca azgınlığı azalttığı hurafesine bel bağlanır.
Tarih boyunca tuz, hep podyumdaydı. Ticaret yolları açtı, vergiler topladı, savaşlar başlattı. Bugün kullandığımız maaş kelimesi bile Roma askerlerine ödenen tuz hakkından (salarium) gelir. Şapın ise böyle gösterişli bir tarihi yok.
Aslında bu durum bana çok tanıdık geliyor. Bir işin hep görünmeyen kısmında durmak, yükü sırtlanmak, sonucu ayakta tutmak ama alkışta adı geçmemek... Şap tam olarak böyle çalışıyor. Rengi kilitleyen, lifi sabitleyen, tıraştan sonra kanamayı ve zamanın yıpratıcı gücünü durduran ama hiçbir tablonun altına imza atamayan bir mineral.
Bir Rönesans tablosunun o çığlık atan kırmızısına baktığınızda, asırlık bir el yazmasını elinize aldığınızda ya da bir Osmanlı kaftanının solmayan asaletine dokunduğunuzda bilin ki oradasınız. Tarihin ve sanatın tam ortasında, görünmez ama koparılamaz bir kimyasal bağ olarak.

KAYNAKLAR
1. Evliya Çelebi, Seyahatname, Cilt 2, s. 388.
2. Ural Akbulut, "Şap: Avrupa 200 yıl boyunca Osmanlı'dan ithal etti," Milliyet, 29 Mart 2019.
3. Ankara Kadı Sicilleri, Cilt 4, s. 88, Ankara Etnoğrafya Müzesi Arşivi.
4. Pliny the Elder, Naturalis Historia.
5. Mark Kurlansky, Salt: A World History, Walker & Company, 2002.
6. De Re Metallica (1556), Gregorius Agricola, 1556 tarihli ilk Latince baskıdan H. C. Hoover ve L. H. Hoover tarafından çevrilmiştir. New York, 1950.
7. Kapak, John William Edy, Alum Mine at Egeberg,1820.