23 Nisan yine geldi. Her yıl gelir ve herkes biraz umut eder; bu umut gerçektir. Ama umut, kendi içine kapanmış insanların taşıyabileceği bir şey değildir.
Emeklemeyi öğrendiğim yer kızıl zeminli bir lojmandı; annem tulumlarımı elde yıkardı, dizlerim hep kırmızıydı. O kırmızıyla başladı benim sizinle -eğitimle, devletle, bir şeylere ait olmakla- ilişkim. Hâlâ da devam ediyor.

Eğitimi inşa edecek akıl, toplumu tasarlamayı da omuzlamak zorundadır. Bu inisiyatifi alan kendi başına bir koltukta oturan kişi midir? Oraya sistemi değiştirmek için değil, sistemin içinde kusursuzca yetiştiği için gelen; kazanmayı öğrenmiş, bakmayı değil. Hatta bunların hiçbirini öğrenmemiş, sadece doğru zamanda doğru yerde olmayı başarmıştır. Sahibinin sesi olmaya da müsaitse, işte oldu o zaman!
Bugün Donald Trump'a bakıyorum. Onu mümkün kılan şeyi sadece kendisinde aramak kolay, hatta rahatlatıcı. Oysa asıl mesele bu değil. Her kurumu, her ittifakı, her ülkeyi bir araç gibi kullanabilen o akıl, kendi başına ortaya çıkmadı; sistem onu üretti, ödüllendirdi ve en tepeye taşıdı. Buna karşı tek başınalığa mı sığınmalı?

Bir çocuğa felsefe öğretmek, bir resmin önünde durmayı öğretmek, kendi bedenini tanımayı öğretmek. Bunlar müfredatın kenarına itilmiş, lüks sayılmış, sınav dışında bırakılmıştır. Tam da bu yüzden yetiştirdiğimiz insanlar dar görüyor, dar düşünüyor. Çoğu öğrencinin başına gelmiştir. Eğiticinin soru sordurmadan cevapları ezberlettiği durumdan bahsediyorum. Bu bir öğretmenin hatası değil; bu, sistemin ta kendisi. Cevabı ver, sınavı geç, kazanmayı öğren ve çıktığında yanındakini görmeden yürümeye devam et.
Oysa okul, farklı hayatların birbirine değebileceği nadir yerlerden biridir. Öyle olabilirdi de… Biz o ihtimali ortadan kaldırdık. Okulu bir karşılaşma alanı olmaktan çıkarıp bir kontrol merkezine çevirdik; demir kapılar, X-ray cihazları, güvenlik kameralarıyla donattık.

Gözetleme sistemlerinin en kurnaz tarafı şudur: zamanla içselleşir. Mahkum, artık bakıldığını bile bile değil, bakılıyor olabileceğini düşünerek kendini düzenler. Ama bugünün okulu bundan da öte bir şey yapıyor. Orada gözetleme var, görme yok. Sistem yalnızca kendi bakışını kuruyor; çocukların birbirine bakışını, birbirini fark edişini önemsemiyor. Foucault'un detaylarıyla ele aldığı 'panoptikon' en azından bir özne üretiyordu. Bizim kurduğumuz şey ise öznesiz bir gelecek yaratıyor. Öyle bir gelecek ki, ne kendine bakan, ne yanındakini gören var.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Şimdi biz her krizden sonra tekrar ediyoruz: önlemi artır, cezayı ağırlaştır. Bu bir çözüm arayışı değil, sistemin kendisini aklama refleksidir. Çünkü bir çocuğun başka bir çocuğa zarar verme arzusunun kaynağı güvenlik açığı değil, birbirini görmeyi hiç öğrenmemiş olmasıdır ve bunu öğretebilecek olan ne varsa - sanat, felsefe, beden - hepsi çoktan okulun dışına itilmiştir.
23 Nisan yine geldi. Her yıl gelir ve herkes biraz umut eder; bu umut gerçektir. Ama umut, kendi içine kapanmış insanların taşıyabileceği bir şey değildir. Kendi köşesinde yanan milyonlarca mum, birbirini görmeden ortalığı aydınlatmaz. Egemenlik çocuklarındır diyorsak önce çocuklara birbirini görmeyi öğretmemiz gerek. Bunu bir bayram yapamaz ve bunu verebilecek bir okul artık yok.
Sorun da tam olarak bu.
