Dünya Kupası tarihinde ilk kez devre arasına Super Bowl ölçeğinde bir şov yerleştirildi. Sahnede herkesin davetli olduğu bir dünya vardı. Ancak bazı insanlar 'sınırdan' geçemedi.
Dünya Kupası'nın "dünyaya ait" olduğunu en çok nerede hissederiz? Belki aynı anda ama farklı dillerde bir gol sevincinde, belki tribünlerde yan yana duran bayraklarda... Turnuvanın en güçlü miti, futbola ulaşmak için ortak bir kimliğe ya da pasaporta ihtiyaç olmadığı fikridir. Top yuvarlaktır; oyun herkesindir.
2026 Dünya Kupası ise bu mit ile gerçeklik arasındaki mesafeyi turnuva başlamadan görünür kıldı. ABD'nin sıkı vize politikaları nedeniyle bazı takım görevlileri ve hatta geçerli vizesi bulunan Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan ülkeye alınmadı. "En kapsayıcı Dünya Kupası" söylemi daha ilk düdük çalmadan tartışılmaya başladı.
Turnuvanın ritmi de Amerika'ya göre ayarlanmış gibiydi. Maç saatlerinden yayın planına kadar birçok tercih, dünyanın geri kalanından çok ABD izleyicisini merkeze alıyordu. Bunun en görünür örneği ise finaldi.
Dünya Kupası tarihinde ilk kez maçın devre arasına Super Bowl modelini açıkça hatırlatan büyük ölçekli bir gösteri yerleştirildi.
Üstelik bu, final günündeki tek popüler kültür müdahalesi değildi. Tom Cruise açılış konuşmasını yaptı, Jennifer Hudson ABD millî marşını seslendirdi. Topun sahaya gelişi bile futbolun kendi ritüellerinden biridir. Ancak bu kez o ritüel, spor tarihinden çok popüler kültüre ait bir figür tarafından tamamlandı. Timothée Chalamet orada yalnızca topu taşımıyordu; Dünya Kupası'nın artık futbolcuların olduğu kadar oyuncuların, influencer'ların, pop yıldızlarının ve küresel şöhret endüstrisinin de sahnesi olduğunu simgeliyordu.
Futbolun nesneleri hiçbir zaman yalnızca nesne değildir. Top, maçın bütün ihtimallerini taşıyan merkezdir. Kupa ise kazanılmadan önce dokunulmaması gereken, kazanıldıktan sonra başın üzerine kaldırılan kutsal nesnedir. Final öncesi kupanın sahaya getirilmesi, üzerine örtülen kumaşın kaldırılması ve futbolcuların yanından geçirilmesi, sporun dünyevi bir liturjisi gibi işler. Herkes ne olacağını bilir; yine de tören tekrarlanır. Çünkü ritüelin amacı bilgi vermek değil, ana anlam kazandırmaktır.
2026 finalinde bu törensel alanın çevresine Hollywood, pop müzik, televizyon karakterleri ve sosyal medya şöhreti yerleştirildi. Böylece top ve kupa, yalnızca futbol tarihinin değil, küresel eğlence endüstrisinin de aksesuarlarına dönüştü. Kupa hâlâ kutsal nesneydi; ama onun etrafında kurulan kült giderek daha fazla kırmızı halıyı andırıyordu.
Bu noktada Türkiye de farklı bir tercih yaptı: Dünya Kupası tarihindeki ilk devre arası şovu TRT yayınında yer bulmadı; izleyici gösteri yerine reklam kuşağı ve stüdyo yorumlarını izledi. Resmî olarak bunun teknik ya da yayın haklarıyla ilgili bir tercih olduğu yönünde kesinleşmiş bir açıklama yapılmadı. Ancak karar, ister ekonomik gerekçelerle ister editoryal tercihle alınmış olsun, başka bir soruyu görünür kılıyor: Dünyanın en çok konuşulan kültürel anlarından biri neden Türkiye'deki kamusal yayın deneyiminin dışında bırakıldı?
Elbette bunun yalnızca bir yayın hakkı meselesi olduğunu düşünmek zor. Çünkü gösterinin merkezindeki söylem; göç, çeşitlilik, kapsayıcılık, çok dillilik ve "love" etrafında kuruluydu. Trump'ın ikinci başkanlık dönemindeki Amerika için bu mesajlar ne kadar çelişkiliyse, Türkiye'de kamu yayıncılığı açısından da aynı ölçüde politik okunabilecek başlıklardı. Dolayısıyla devre arası şovunun ekrana gelmemesi yalnızca bir yayın akışı kararı olarak değil, kültürel bir görünmezleştirme biçimi olarak da tartışılabilir.
İzlemek isteyenler için devre arası şovu
Ev Sahibi Değişince Sahne de Değişiyor
Bu dönüşümü anlamak için bir önceki Dünya Kupası'na bakmak yeterli. Katar 2022 açılış töreni de insan hakları ihlalleri ve "sporla aklama" tartışmalarının gölgesindeydi. "Birlik" ve "hoşgörü" söylemi, ülkenin siyasal gerçekliğiyle çelişiyordu. Ancak bütün tartışmalara rağmen törenin estetik dili ev sahibi coğrafyaya aitti. Arap kültürü, yerel sanatçılar, geleneksel semboller ve Katar'ın dünyaya anlatmak istediği hikaye sahnenin merkezindeydi.
2026 finalinde ise bambaşka bir estetik vardı. Üç ev sahibi ülkenin (Meksika-Kanada-ABD) ortak kültürel anlatısından çok, Amerikan eğlence endüstrisinin dili öne çıktı. Pop yıldızları, televizyon karakterleri, Hollywood yıldızları ve Super Bowl estetiği aynı on bir dakikalık gösteride buluştu.
İlk bakışta bu çeşitlilik kapsayıcı görünüyor. Farklı coğrafyalardan sanatçılar, farklı etnik kökenlerden çocuklar ve dünyanın dört bir yanından müzikal referanslar aynı sahneyi paylaşıyor. Ancak temsil edilenlerin çeşitliliği, temsil biçiminin de çoğul olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bütün bu farklılıklar, tek bir gösteri formatının içine yerleştiriliyor.
Sorun Amerikan kültürünün görünür olması değil; kendi eğlence modelini evrensel standart gibi sunabilmesi. Super Bowl artık yalnızca Amerika'ya ait bir gelenek değil, küresel bir finalin nasıl görünmesi gerektiğine dair yeni bir şablon öneriyor. Oysa Dünya Kupası'nın gücü, tek bir kültürel merkezin değil, farklı anlatıların buluştuğu bir alan olmasından geliyor.
“Love” Kimin Gerçekliği?
Şovun ana duygusu sevgiydi. Birlik, umut, birlikte dans etmek, çocukların geleceği ve insanlığın ortaklığı… Finalde PS22 çocuk korosu Coldplay ile birlikte sahne alırken, Shakira ve Burna Boy’un etrafını çocuk dansçılar çevreledi. Muppets ve Sesame Street karakterleri gösteriye çocukluk, öğrenme ve masumiyet duygusu kattı. Organizasyonun resmî amacı da bu görüntüyle uyumluydu: FIFA Global Citizen Education Fund için kaynak ve görünürlük yaratmak, çocukların eğitime ve futbola erişimini desteklemek.
“Love” sözcüğü, Donald Trump’ın Amerika’sında nasıl bir anlam taşıyor? Bazı ülkelerin vatandaşlarının, taraftarlarının, takım çalışanlarının ve hatta hakemlerinin sınırda dışlandığı bir turnuvada “herkes davetli” demek yeterli mi? Göçmenlerin sürekli tehdit altında yaşadığı, sınır dışı edilme korkusunun gündelik hayatı belirlediği, milliyetçi dilin siyasal iktidarın merkezinde bulunduğu bir ülkede birlik mesajı vermek gerçekliğe müdahale mi ediyor, yoksa gerçekliği estetik bir sisin arkasına mı saklıyor?
Final günü tribünlerde Trump’ın ve FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun yuhalanması, gösterinin inşa ettiği pürüzsüz birlik imgesinde küçük bir çatlak açtı. Seyirci, resmî anlatının içine kendi tepkisini yerleştirdi. Sahne “hepimiz biriz” derken tribünler, bu birliğin kimler tarafından ve hangi koşullarda yönetildiğini hatırlattı.
Burada sevgi mesajının tümüyle anlamsız olduğunu söylemek kolaycılık olur. Sanat, doğrudan yasa değiştirmese de insanlara başka bir ortaklık ihtimalini gösterebilir. Özellikle farklı kökenlerden çocukların dünyanın en görünür sahnelerinden birinde yan yana durması, temsil açısından gerçek bir değer taşır. Ancak sevginin politik içeriği boşaltıldığında, herkesin alkışlayabileceği ama kimsenin sorumluluk almak zorunda kalmadığı güvenli bir slogana dönüşme riski vardır.
Sevgi nefretten güçlü olabilir. Fakat nefreti üreten kurumlara, sınırlara ve politikalara dokunmadığı sürece, sahnenin dışına çıktığı anda etkisini kaybedebilir.
Sahnedeki Çocuklar Kimdi?
Gösterinin en etkileyici görüntülerinden bazıları çocuklara aitti. Ancak sahnedeki bütün çocukları “tesadüfen seçilmiş sıradan çocuklar” olarak tanımlamak doğru olmaz.
PS22 Chorus, Staten Island’daki bir devlet okulunun dördüncü ve beşinci sınıf öğrencilerinden oluşan köklü bir çocuk korosu. İnternette yayımlanan performansları sayesinde yıllar içinde tanındılar; Oscar töreninde, Barack Obama’nın yemin etkinliklerinde ve farklı televizyon programlarında sahne aldılar. Profesyonel yetişkin şarkıcılar değiller ama yüksek profilli performans deneyimine sahip, düzenli çalışan bir okul korosular.
Shakira ve Burna Boy’a eşlik eden Ghetto Kids ise Uganda’da kurulmuş, dans videoları ve uluslararası performanslarıyla tanınan bir çocuk dans topluluğu. Onlar da rastgele stadyuma getirilmiş çocuklar değil; gösteri deneyimi bulunan genç sanatçılar.
Bu bilgi, sahnedeki anın büyüsünü azaltmıyor. Tersine, çocukların yalnızca duygusal dekor olarak kullanılmadığını, gerçekten performans üreten aktörler olduklarını gösteriyor. Yine de kameranın onları nasıl çerçevelediği önemli. Çocuklar kendi becerileri ve hikayeleriyle mi görünür oldular, yoksa “gelecek”, “umut” ve “masumiyet” gibi kavramları temsil eden yüzlere mi dönüştüler? Belki ikisi de.
Bir çocuğun Shakira, Madonna, BTS ya da Coldplay ile aynı sahneyi paylaşması, onun hayatında unutulmayacak bir deneyim olabilir. O çocuklardan birinin ileride dünyanın tanıdığı bir dansçıya, müzisyene ya da sahne tasarımcısına dönüşmesi de hiç uzak bir ihtimal değil. Sanat tarihi, sonradan anlam kazanan rastlantılarla dolu.
2007’de UNICEF yararına hazırlanan bir takvim için genç Lionel Messi’nin bebek Lamine Yamal’ı yıkadığı fotoğraf çekildiğinde, kimse aynı karede futbolun iki kuşağının bulunduğunu bilmiyordu. Yamal’ın ailesi çekime bir kura sonucunda katılmıştı. Yıllar sonra bebek, dünyanın en önemli futbolcularından birine dönüşünce fotoğraf da geriye doğru anlam kazandı. Sıradan bir yardım kampanyası görüntüsü, futbol tarihinin neredeyse mitolojik bir sahnesine dönüştü.
Dünya Kupası finalindeki çocuklardan biri yıllar sonra büyük bir sanatçı olduğunda, bugün izlediğimiz görüntüler de aynı biçimde yeniden okunabilir. “İlk kez Shakira’yla aynı sahnede dans ettiği an” diye paylaşılabilir. Sanatın güzel taraflarından biri budur: Bir anın değerini, o an gerçekleşirken her zaman bilemeyiz.
Futbol ile Performans Sanatı Arasında
Futbol zaten başlı başına görsel ve dramatik bir performanstır. Oyuncuların hareketleri, tribün koreografileri, penaltı öncesindeki sessizlik ve gol sonrasındaki kolektif patlama, sonucu önceden bilinmeyen bir estetik üretir. Devre arası şovu ise bunun tersine, her saniyesi prova edilmiş ve kamera için tasarlanmış bir gösteridir.
2026 finalinde bu iki zaman biçimi ilk kez Dünya Kupası’nın ortasında doğrudan karşılaştı. Maçın kontrol edilemeyen ritmi, on bir dakikalığına kurumsal gösterinin kusursuz zamanına bırakıldı.
Ortaya çıkan şov etkileyici ama parçalıydı. Madonna’dan BTS’ye, Burna Boy’dan Shakira’ya, Muppets’tan Gustavo Dudamel’e kadar çok sayıda isim ve sembol, tek bir “birlik” anlatısının içine sıkıştırıldı. Herkes görünürdü ama kimsenin kendi hikayesini kuracak kadar zamanı yoktu.

Bu nedenle kapsayıcılık ile yüzeysellik arasındaki çizgi bulanıklaştı. Farklı kültürlere birkaç saniye ayırmak, onları gerçekten anlatmak anlamına gelmiyor. Sanat yalnızca farklılıkları yan yana dizmez; aralarındaki gerilimi ve eşitsizliği de görünür kılar. Dünya Kupası şovu ise herkesin dans ettiği, çocukların gülümsediği ve sevginin bütün sınırları kaldırdığı çatışmasız bir dünya sundu.
Oysa aynı turnuvada bazı insanlar o sınırlardan geçemedi.
2026 finalinin asıl etkisini belki de sonraki Dünya Kupalarında göreceğiz. Super Bowl'da olduğu gibi, devre arası şovu da maçtan bağımsız beklenen bir kültürel olaya dönüşebilir. Bundan sonra her ev sahibi ülke daha büyük yıldızlar, daha görkemli sahneler ve daha fazla konuşulacak anlar yaratmak zorunda hissedecek mi?
Oysa başka bir ihtimal de var. Ev sahibi ülkeler bu formatı kopyalamak yerine kendi müziklerini, ritüellerini ve sanat geleneklerini merkeze alan yeni gösteriler tasarlayabilir. Asıl mesele şovun varlığı değil; hangi kültürel dille kurulduğu.
2026 finali futbola sanat eklemedi; futbolun zaten sahip olduğu ritüeli Amerikan eğlence endüstrisinin estetiğiyle yeniden paketledi. Ortaya çıkan gösteri kimi anlarda gerçekten etkileyici, kimi anlarda ise bütün farklılıkları tek bir "birlik" anlatısına sıkıştıran bir kolajdı.
Belki de geriye şu soru kalmalı:
Dünya Kupası dünyanınsa, dünyanın bütün kültürleri orada kendi dilleriyle mi var olacak? Yoksa hepsi aynı sahne düzenine, aynı gösteri diline ve aynı "love" sloganına mı çevrilecek?
Çünkü futbolun 90 dakikası hâlâ yeterliydi. Yetmeyen şey, dikkatimizi bir an bile kendi haline bırakamayan gösteri ekonomisiydi.