Antik Yunan ve Roma heykellerinin aslında boyalı olduğunu biliyoruz. Peki neden onları hâlâ beyaz görmek istiyoruz?
Beyazlığın İcadı
Antik Yunan ve Roma heykellerini düşündüğümüzde zihnimizde beliren imge hep aynıdır: soğuk, beyaz, kusursuz işlenmiş mermerler. Müzelerin loş ışığında duran bu figürlerin renksiz olmaları, onların asli hâliymiş gibi düşünülür. Oysa bu durum, bir bilgisizlik sonucu gelen yüzlerce yıllık bir yanılgının ürünüdür.
Sosyolog Fiona Rose-Greenland'ın incelediği üzere, pek çok antik heykel başlangıçta canlı renklerle boyanmıştı. Saçlar, giysiler, yüz hatları; hepsi pigmentlerle işlenmişti. Yüzyıllar içinde bu boyalar döküldü, aşındı, kayboldu. Arkeologlar heykelleri toprak altından çıkardıklarında çoğunlukla boyaların izi bile kalmamıştı.
Winckelmann'ın Gölgesi
On sekizinci yüzyılın sonlarında Alman sanat tarihçi J. J. Winckelmann, beyaz mermerin antik idealin doğal ve bilinçli bir ifadesi olduğu fikrini yaygınlaştırdı. Winckelmann ve çağdaşları için beyaz, saflığın ve güzelliğin rengi olarak görülüyordu. Bu yorum kısa sürede sanat tarihinin temel kabullerinden biri hâline geldi.
Ne var ki arkeoloji ilerledikçe bu kabul sarsılmaya başladı. Antik heykel ve tapınaklarda açıkça görülebilen renkli pigment kalıntıları keşfedildi. Zamanla araştırmacılar bir uzlaşıya vardı: pek çok antik heykel, başından itibaren boyanmak üzere tasarlanmıştı. Bunu, mermerin şekillendirilme ve bitirilme biçimi de ele veriyordu. Rose-Greenland'ın ifadesiyle, "Bugün bildiğimiz boyasız versiyon, Batı'nın sivil değerleriyle meşrulaştırılmış bir entropi kazasıdır."
Renkli Tanrılar, Rahatsız İzleyiciler
2003-2015 yılları arasında Avrupa ve Kuzey Amerika'yı dolaşan Gods in Color (Renkleriyle Tanrılar) sergisi, bu tarihin tam merkezine konuşlandı. Sergi, antik Yunan ve Roma heykellerinin ilk yapıldıklarındaki görünümlerine olabildiğince yaklaşmak amacıyla yeniden üretimlerden oluşuyordu. Kıyafetler, saçlar ve yüz hatları parlak renklerle canlandırılmıştı.
İzleyici tepkisi ilginçti. Rose-Greenland'ın aktardığına göre, "pek az kişi heykelleri gerçekten beğendi ya da beğendiğini kabul etmeye razı oldu." Sergi boyunca yüzleşilen şey yalnızca arkeolojik bir gerçek değil, estetik bir rahatsızlıktı. Boyalı heykeller yabancı, hatta neredeyse kaba geliyordu. Bu his, ne kadar nesnel olduğumuzu sandığımıza dair ciddi bir soru işareti bırakıyor.
Sergide yeniden üretilen heykellerden biri, 1863'te harap bir villada keşfedilen ünlü Augustus imgesidir. Boyalı hâliyle karşılaşan izleyicilerin büyük çoğunluğu, tanıdık figürü tanımakta güçlük çekti. Oysa değişen yalnızca renk katmanıydı; cismin kendisi değil.
Temiz Yüzey, Kirli Tarih
Rose-Greenland'ın analizi burada özellikle keskinleşiyor. Mermerin beyazlığı yalnızca estetik bir tercih olarak kalmadı; belirli bir güzellik anlayışının, hatta belirli bir ırk ve medeniyet fikrinin taşıyıcısına dönüştü. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Batı'nın antikiteyle kurduğu ilişki, modern Avrupa kimliğinin inşasıyla iç içe geçmişti. Yunan ve Roma mirasını beyaz, saf ve evrensel olarak sunmak, bu inşanın görsel diliydi.
Antik heykellerin renklendirilmesi, o hâlde, yalnızca bir restorasyon meselesi değildir. Hangi tarihin nasıl hatırlanacağına dair bir müzakere alanıdır. Gods in Color sergisinin gezdiği her şehirde bıraktığı rahatsızlık, bu müzakerenin ne denli açık bir yara olduğunu gösteriyor.
Belki de sorulması gereken asıl soru şu: Bir şeyi "özgün" olarak benimsediğimizde, onun gerçek hâlini mi görüyoruz, yoksa kendi beklentilerimizin yansımasını mı?
Kaynak: JSTOR Daily