Bir insana yeniden doğumu bahşetmek. Canavarı bir yumak kırmızı iple alt etmek… Cesaret ve kılıcı geride bırakan kahramanlık hikayesinin aklı olmak… Tek bir mitolojik anlatıda tonlarca kırmızıyı okuyabiliriz.
Der rote Faden. Karmaşayı sistemli bir düzene koyan fikir ya da rehber anlamında kullanılan bir deyim. Rehber hem başlangıç noktası hem sonuçtur. Yunan Mitolojisi bu fikri katman katman örülmüş bir tragedyada somutlaştırır. Yenilmez Minotor’un, çıkılmaz labirentini kırmızı iple hükümsüz kılmak aklın basit bir deneyidir.

Minotor, Minotaurus[1] ya da doğum adıyla Asterius[2], Minos’un hakimiyetindeki Girit’in boğa başlı, insan vücutlu kasabı. Minotor’un fiziksel özelliklerinden yola çıkarak ham gücü temsil ettiğini düşünebiliriz. Ham güç, kaostan yaşamı doğurur. Yaşam damarlardan yayılan taze kandır. Bu bağlamda boğa ile kırmızının eşleşmesi matadorun pelerininden daha eski. İnsan, doğayı yenmeye çalışmak yerine onu işlemeyi öğrenir. Yaşamının devamlılığını önce toprağa borçlanır. Daha sonra toprağı sürmek, yük taşımak için kullandığı boğaya. Dolayısıyla boğanın ham gücü kutsal görülür.[3]
Ne var ki insan, ehlileştirebildiği gücün sırtında hakimiyetini ilan eder. Minotor’un boğa başlı tasvir edilmesi rastgele bir seçim değildir -ki Minotor'un doğumuna neden olan olaylar zincirinin ilk halkası beyaz boğa, iktidarın simgesidir. Minos amcası Poseidon’dan, Girit tahtında hak sahibi olduğuna dair bir işaret göndermesini ister. Poseidon krallığı için kurban edilmek üzere beyaz bir boğa hediye eder. Minos, kendisini tahta taşıyan boğayı sürüsüne katar ve yerine adak olarak başka bir boğa sunar. Poseidon riyakarlığın bedelini Minos’un eşi Pasiphae’yi beyaz boğaya aşık ederek ödetir. İşte Girit'in insan kasabı Minotor bu deli aşkın sonucunda doğmuştur.
Aslında insan yiyici üvey oğul, Minos için cezadan çok fayda sağlıyor. Beyaz boğadan daha büyük kudret sunduğu kesin. Adeta kudret narı! Minos da tarım toplumlarının boğayı sabana koşması gibi Minotor’un saçtığı ölümü ehlileştirmeye karar verir. Minotor ile kurulan düzen, gücü korkuya dönüştürür ve içinden çıkılması neredeyse imkansız bir labirentin inşasına bahane olur. Minos’un yeni düzeni “Dünya bir boğanın boynuzları üzerinde dengededir” inancına benzer. Girit koca bir labirentin üzerindedir.

Dünya Labirenti
Labirent düzenli bir karmaşa içerir. Mantığın içinde kaybolmak, çırpındıkça boğulmak… Girit’in bahçeleri Minotor’un Labirenti ile aynı anlama gelir. Ortasında tahtın yer aldığı düzenli, fakat içinden çıkılması imkansız, canlı ve kesinlikle kanlı bir labirenttir bahçeler.
Dönem fark etmeksizin üzerinde yaşadığımız dünya da her zaman canlıydı. Ve kimsenin yadsıyamayacağı kadar zulümkardı. Kuşlar hep uçuyordu, çiçekler açıyordu, gökyüzü maviydi ve koltuklar hep kırmızıydı. Bazı kaynaklarda labirent karanlık ve rutubetli değildir, Rosamund’un Bahçesi[4] gibi aydınlık bir yapıdan bahsedilir.

Labirent ve boğa figürü, yaşam taşıyan damar yollarını akla getiriyor. Fakat labirentin kanallarındaki kan sadece Minos’un tahtına can veriyor. Kanalların kanla dolmasında kabaca hammadde sağlayan Girit’in Atina ile savaşmasının sebebine bakalım: Girit prensi Androgeus, Atina’da düzenlenen spor yarışmalarında tüm rakiplerini yenerek büyük bir ün kazanır. Bu başarıyı hazmedemeyen kral Aegeus, Minos’un gazabından korktuğu için tesadüfi görünecek bir suikast planı yapar. Başarısını taçlandırmak adına Androgeus’tan Marathon Boğası’nı yakalayıp öldürmesini teklif eder. Yine bir boğa, yine onu kendi amaçları için kullanan bir kral ve yine ölüm.
Prens Androgeus’un Marathon Boğası tarafından öldürüldüğüne inanmayan (yahut durumu iktidarı için lehine çevirmek isteyen) yaslı Minos, Atina’yı kuşatır. Kuşatmayı ilerletmek yerine haraç keser. Atina’yla imzaladığı anlaşmada dokuz yılda bir Minotor’un labirentine gönderilmek üzere yedi erkek ve yedi kadından oluşan kurban kafilesi talep eder. Bir oğula on dört insan… Aslında Minos’un hamlesi intikamı soyutluktan kurtarır ve tahtını sarsılmaz kılar. Ta ki Theseus ortaya çıkana dek.

Theseus, Atina’nın sonradan kavuştuğu varisiydi. Labirentteki canavarla savaşacaktı. Onu evrim tablosunda Minotor’un yanına yerleştirebiliriz. Minotor şiddeti şiddetle besler; Theseus şiddetin kılıç tutan halidir. Ayrıldıkları nokta ise şu: Minotor’un seçim şansı yoktur, içkin doğası gereği başka bir eylemde bulunamaz. Theseus ise fethetme arzusunu tatmin etmek için fiziksel gücü seçer. Belki de bu yüzden labirent, Minotor’a, mimarı Daedalus’a atfedildiği kadar Theseus’un Labirenti şeklinde de adlandırılır. İnsanın geçmişi ve bugünü, geleceğinin labirentidir. Theseus’un şiddetli karakteri de döngüseldir. Fakat labirent, Minotor'un varlığının ta kendisidir, yani döngü Minotor’dur.

Theseus’un karakterini boyayan kan, zihninde durdurulamaz bir hırsa dönüşecektir. Girit’e gönüllü gidişi de halkını kurtarmaktan çok kendini kanıtlama, bireysel zafer elde etme çabasıdır. Bu zaferi herhangi biriyle paylaşacak olsaydı bu tanrılardan başkası olamazdı. Nitekim Theseus’un hayatı muzafferlikte bencilliğinin kurbanlarıyla doludur. Girit kralı Minos’un kızı prenses Ariadne onlardan biridir. Fakat Ariadne’nin Theseus’la olan ilişkisi acziyetle karıştırılmamalıdır.
İpin Anatomisi
Ariadne, yeni kurgusal metinlerde neredeyse Daedalus’un zeka çırağı gibi karakterize ediliyor. Onun ipi bilginin gücünü temsil eder. Beynin karanlık kıvrımlarında, Ariadne bize ışık tutar. Fakat mitolojik anlatılarda Theseus’un Minotor’u öldürüp labirentten çıkmasına yardım etmesi ona duyduğu aşkla temellendirilir. Maalesef temel öylesine zayıf ki müsaadenizle bu temeli yıkalım.
İlkin Girit halkı da Atinalılar kadar Minotor’un labirentinden korkuyordu. Çılgın lakaplı Minos ‘kaşının üstünde gözün var’ diyerek her an birini canavarın inine gönderebilirdi. Kraliyet ailesine mensup olanlardan korkulduğu kadar nefret ediliyordu, Ariadne dahil. Ariadne bu yargıyı kabul ettiğini göstermek için vaziyete son vermek istemiş olabilir.
İkincisi bu temel, Minotor'un annesi Pasiphae’den kaynaklanabilir. Anne, tanrıların onu delirtmesiyle Minotor’u doğurunca suçluluk ve iğrenme duygusuyla aileden kendini soyutlamıştı. Yeri gelmişken söyleyelim, utancın rengi de çoğunlukla kırmızıyla eşleştirilir. Ariadne, annesinin kendisine reva gördüğü eziyete son vermek istemiş olabilir. Ayrıca kurbanların dokuz yılda bir labirente getirildiğini, ikinci (ya da üçüncü) kafilenin getirildiği süreyi, bu süre içerisinde Ariadne’nin de eğrilen bir ip gibi zekasının olgunluk çağına geldiğini düşünürsek Theseus doğru zamanda hikayeye girmiştir. Ariadne, Athena gibi tanrıça, yahut Theseus gibi erkek olsaydı belki o da acıma yerine onur duygusuyla anılırdı.

Ariadne’nin Theseus’a, Minotor’un labirentinden çıkabileceği kırmızı ipi verme hamlesi basit görünüyor olmalı. Bu basitliğin sürecinde geriye doğru bir yolculuğa çıkalım. Mitlerde sıkça rastladığımız ip hem bütünlüğü hem de ayrılığı içinde barındırır. Henüz şekilsiz olan lifler, mantığın denkleminde eğrilir; doğanın dağınıklığı, denetlenebilir düzene; sınırları belli, anlamlı bir şekle dönüşür. Hepimiz için yünü ipe dönüştürmek tahmin edilebilir bir eylem. Çünkü algı belleğimiz tarih yazımından da eskidir. Tıpkı mağara duvarlarında bulunan, bir çeşit kırmızı, aşı boyası (okr) el izleri gibi.
Bu yüzden Ariadne’nin basit bir yumak iple Girit ve Atina halkını kurtarması, mitolojik anlatılarda üzerinde pek durulmayan bir ayrıntıdır. Mağara duvarlarındaki resimleri estetik bir tercih olarak düşünmek ne kadar romantikse, Ariadne’nin planında aşk aramak da o denli romantik ve baştansavmacıdır.
Minotor'un gücü doğrusal değildir. Kısır bir döngüdür. Giren herkes aynı yere geri döner. Şiddet tekerrür eder. Ariadne’nin ipi ise ilk kez yön üretir. Kurtuluş, geride bırakılan izleri okuyabilmekten geçer. İpin en büyük marifeti budur. Ham kuvvet mekan yaratabilir; fakat yalnızca akıl mekanın içinde bir güzergah kurabilir. Minotor’un ham gücünü sarıp sarmalar, labirentin var oluşunu un ufak eder. Aklın kırmızısı, ham gücün kırmızısına galip gelmiştir. Yine de Theseus’un hırsını şerbetleyen bir anlatı hâkim. Halbuki Theseus kendi cesaretiyle labirentten çıkamazdı. İpi elinde tutan o olsa da yaşam yolunun sahibi Ariadne.
Bir insana yeniden doğumu bahşetmek. Canavarı bir yumak kırmızı iple alt etmek… Cesaret ve kılıcı geride bırakan kahramanlık hikayesinin aklı olmak… Top tüfek yerine akıl... Tüm bunlar cevval Theseus için oldukça korkutucu. Ayrıca kahramanlığını gölgelemesine de epey içerlemiş olacak ki yaşamını borçlu olduğu Ariadne’yi Naksos Adası’nda terkeder. Theseus doğanın sonsuz bilgi, merhamet ve felaketiyle karşı karşıya kalan ilk insanla aynı hisleri paylaşır. Oysa kırmızı ip artık onun yaşam çizgisidir, göbek bağı gibi. Kordonun bir ucunda özgürlük, diğer ucunda arafta bırakan rahim, labirent var. Aslında hikayenin kahramanı Ariadne’nin zihninden ikinci kez doğar.

Naksos Adası’nda hikayenin skalası bir kez daha ton değiştirir. Çağlayan yaşam Ariadne’nin karşısında belirir: Dionysos. Zihin (Ariadne) uyurken yaşam onu bulur ve uykusunun ölüme varmasını engeller. Dahası ezilen üzümden şarabı doğuran Tanrı Dionysos, yok sayılan ve kendi labirentinde kaybolan aklın da yeniden doğmasına yardım edecek. Şarabın kokusuyla Ariadne’nin zihninde düğümlenen kırmızı ipler çözülecek, dağılacak, düzensizleşecek. Tekrar yüne dönüşmeyecek. Fakat yeni bir ritim, yeni bir ton yakalayacak. Garip bir tesadüftür ki birinin ikinci kez doğumuna rehberlik eden Ariadne ve iki kez doğan Dionysos… Buna kırmızının tesadüfü diyebilir miyiz?
İnsanın kendisiyle savaşında silah yoktur, izler vardır. Belleğimizdeki izler, dünyayı tanımaya başladığımız anne karnıyla aynı renktedir: kırmızı. Ve bellek silinmez, ikinci kez doğmaya ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda ölümle yaşamı birleştiren, tek bir çizginin sınırında duran Dionysos’a tesadüfün adı demek şiirsel bir doğruluktur.
Her Şeyin Kırmızısı
Kırmızı, insanın ilk hafızasıydı, değil mi? Mağara duvarındaki izlerde, avın ardından toprağa damlayan kanda, doğum sancısında, utancın yüzünde… İnsanın dünya ile kurduğu en eski temas. Tek bir mitolojik anlatıda tonlarca kırmızıyı okumamız da bundandır belki. Birbirinin ardına takılan bütün karakterler ve durumlar her şeyin kırmızısında düğümlenir.
Sürekli aynı kavşaklardan dönmemiz, benzer yerlere çıkmamızın sebebi hikayenin kendisinin de bir labirent oluşudur ve bu labirentin tüm duvarları kırmızıdır. Ham güç, işlenmiş güç ve akıl gücü ya da id, ego ve süperego.
Renk değişmez, ton değişir. Boğanın dizginlenmiş kudreti, Minos’un çılgın iktidar hevesi, Pasiphae’nin tutkusu ve utancı, Minotaurus’un saf şiddeti, Theseus’un fethetme arzusu, Dionysos’un doğum coşkusu, Atina gençlerinin yazgısı, eve dönüşü mümkün kılan ince bir iz… Her biri ötekine bağlanarak insanın varoluşla kurduğu ilişkinin farklı yüzeyleridir. Bu tonlardan herhangi birini, yaşamımızın bir noktasında takip ettiğimizi sanırız. Oysa geçmiş, bugün ve gelecek aynı yaşam çizgisinin kıvrımlarıdır. Ve bu kıvrımlar diğer renklerin içerisinden kendini sıyırıp ışık saçmaya gerek duymadan kırmızı bir sinyal gönderir. Ve bize şunu sorar: “Eline geçen gücü yıkmak için mi kullanacaksın, yoksa ona bir yön mü vereceksin?”

Boğanın boynuzlarından yükselen iktidar, intikamın beslediği savaş, kahramanlığın peşinden koşan hırs sinyalin takip edilip edilmemesine bağlıdır. Der rote Faden. İnsan zihninin çalışma biçimi. Zihin, dünyayı dikkatini çeken izleri birbirine bağlayarak anlamlandırır. Kırmızı, insanın bakmayı bırakamadığı renktir. İnsan en çok sınır anlarını hatırlar; kırmızı da eşiğin rengidir. Özündeki kargaşayı yükselten, biçen ve düzenleyen… İnsanın insana bıraktığı varlığın izidir. İnsan anlam aradıkça ip/iz uzar.
Ariadne, size Naksos’tan bir yumak atıyor ya da gökyüzündeki takımyıldızlarının arasından[5], hatta belki Olympos’un eteklerinden sinyal gönderiyor. Onun varlığı mağaradaki el izinde hatırlanacak ya da şarabın kokusunda. Ve her zaman beyninizin dehlizlerinde...
[1] Minos ve Taurus kelimelerinde türetilmiştir. Minos’un boğası anlamına gelir.
[2] “Pasiphae, Minotauros (Minotaur) olarak adlandırılan Asterios'u (Asterius) doğurdu.” Sözde Apollodorus, Bibliotheka. Tanrılara karşı savaşan dev titanın ismi de Asterius’tu. Minos bu isimle tanrıları kışkırtmak istemiş olabilir. Yahut Minotaurus, Asterius’un kelime anlamına göre Minos’un iktidarını sağlam tutan bir yıldızdan ismini alır.
[3] Michel Pastoureau, Kırmızı: Bir Rengin Tarihi adlı kitabında kırmızı rengi güçlü ve yaşam dolu kanın simgesi olarak değerlendirirken, söz konusu sembolizmin özellikle boğa kurbanı ritüellerinde öne çıktığını aktarır.
[4] Rosamund’un Bahçesi: Efsaneye göre İngiltere Kralı II. Henry, sevgilisi Rosamund’u eşi Kraliçe Eleanor’dan saklamak için kırmızı yabani güllerle örülerek labirent inşa ettirmiştir. Rosamund’un odasına uzanan kırmızı ipi takip eden Kraliçe Eleanor, labirentin merkezine ulaşarak Rosamund’u zehirlemiştir.
[5] Ariadne, bazı kaynaklara göre Tanrı Dionysos, Argivlere karşı savaşırken Kral Perseus tarafından öldürülmüş ya da taşa dönüştürülmüştür. Bunun üzerine Dionysos yeraltına inerek onu kurtarmış ve Olympos’a, tanrı ve tanrıçaların yanına yerleştirerek ölümsüz kılmıştır. "Ve altın saçlı (khrysokomes) Dionysos, Minos'un kızı sarı saçlı Ariadne'yi kendisine eş olarak aldı: ve Kronos'un oğlu (Zeus) onu kendisi için ölümsüz ve yaşlanmaz kıldı." Hesiodos, Theogonia.
Ovidius, Metamorphoses’ta Dionysos'un Ariadne'ye teselli olarak "Gökyüzünde bir yıldız olacaksın" dediğini aktarır. Ve Ariadne öldükten sonra Dionysos onu gökyüzünde (düğünlerinde ona hediye ettiği) takımyıldızlarının arasına yerleştirmiştir.
