Uğura ve inanca dair, kültürel ve psikolojik bir öge olarak tuz.
İnsanın kötülükten korunmak için süregelen çabası bugün hâlâ bizimle. Beynimiz, ilk insan yeryüzünde yürüdüğünden bu yana doğadaki belirsizlikleri anlamlandırmak ve açıklanamayan olaylara mantıklı bir zemin oluşturmak üzere değişip uyum sağlamaya çalışıyor. Tıbbın yetmediği hastalıklar, ani ölümler, önlenemeyen afetler ve daha niceleri, kolektif bilinçte genellikle kötü ruhlar ile ilişkilendirilegeldi. Zihinlerimiz, anlayamadığı soyut ve görünmez tehlikeleri, kötü ruhlar olarak isimlendirip bir anlam yarattı. Böylece somut figürlere dönüştürerek onlarla mücadele etmeyi ve korkularını yönetmeyi de kolaylaştırdı. Biz bugün onları çoğunlukla nazar gibi kötü enerjiler ve ruhlarla ilişkilendiriyoruz.
Gerçekten de hangimiz arkadan gelen bir sesin sahibini fark etmezsek irkilmeyiz? Önümüze atlayıveren bir kedi bile tüyleri diken diken etmeye yeter. Düşündüğümüzde bugün genlerini derinlerimizde barındırdığımız atalarımız da benzer korkular yaşadılar, hem de daha fazlasını. Onlar için doğa; suyun, güneşin, bereketin kaynağı olmanın yanı sıra tehlikelerin de yuvasıydı. Bugün burada etrafı kapalı, rüzgar almayan, börtü böcekten uzak, beni güneşten koruyan evimde otururken düşünüyorum; açık havada, korunmasız yaşamak nasıl olurdu acaba? Çok bariz bir yanıt verebiliriz bu soruya: Korku dolu.
Bugün teknolojinin yardımıyla bile doğada olmak çok zor. Atalarımız, vahşi hayvanlar ve düşman kabilelerle dolu tekinsiz bir sahadaydı. Tehlikeli dünyada hayatta kalabilmek için, kendi güçlerini aşan durumlarda ilahi ve doğaüstü güçlerin yardımına başvurdular.
Korkuyu somutlaştıran zihin, korunmayı da somutlaştırmak için çeşitli ritüeller geliştirdi. İnsanoğlu, görünmez tehlikelere karşı, görünür bariyerler inşa etmeye başladı. İşte bu korunma ritüellerinin tam merkezinde, hayatımızın çok içinde olan ama bu yönünü bugün pek de düşünmediğimiz bir madde önemli bir yere sahip oldu: Tuz. Çürümeyi durdurma gücüne sahip olan bu madde, kapı eşiklerinden beşik diplerine kadar hayatın her köşesinde tekinsiz olanı uzak tutan bir 'bekçi' rolünü üstlendi.
Kültürel Bellekte İnsanı Koruyan Tuz
İlginçtir, tuz insan yaşamına nereden dokunursa farklı bir etki verir; girdiği ortamın havasını hemen değiştiriverir. Tatlı kurabiyeye azıcık tuz atarsan lezzet verir; ama ayarını kaçırıp çok katarsan da tadını kaçırır. Tuzlu denizde yüzmek kolaydır, keyiflidir; tuz seni yukarıya taşır. Ama denizde saatlerce kalırsan kurutur, buruşturur, susatır. Deniz suyunu içemeyiz de örneğin; tuzu gıdalarla dengeli şekilde alırız vücudumuza. Hem bedeni hem ruhu nasıl da sessizce şekillendirir tuz. İnanışta ise tuz, iyi ruhları tutar, kötüyü uzaklaştırır.
Eti kurutup sakladığı gibi, insanı da koruyacağına inanırız tuzun. Tuzun kötü ruhlara karşı bir kalkan olduğu inancı, insanı ve hayvanı nazardan muhafaza eden, kötü enerjiyi defeden evrensel bir ritüeller bütünü olarak anlaşılageldi. Bugün aynı ritüelleri bu şekilde yapmıyoruz belki, ancak belleğimizde süregelmiş alışkanlıkları görüyoruz. Japon Shinto kültüründe örneğin, insanlar girişlere tuz serper, kötü ruhların girişini engellemek için.
Eski Türk ve Slav geleneklerinde ise ev, su, toprak gibi saygı gösterilen mekanlarda tuz ikram edilir; ancak cenaze yemeğine konmaz, çünkü tuz canlılar dünyası ile ilişkilendirilir. Tuz-ekmek hakkı vardır; tuzunu, ekmeğini yediğine bir kötülüğün dokunmamalıdır yoksa o kötülük döner, seni bulur. Avrupa inanışlarında ise sol omuzdan geri tuz atılır ki şeytanın gözü kör olsun; sol omuzda oturan şeytanlar kaçıp gitsin, kötülükler uzaklaşsın.
Pek çok farklı kültürde ve toplumda lohusa kadınlar, yeni doğan bebekler, uzun yolcular ve avcılar gibi manevi açıdan açık ve korunmaya muhtaç kabul edilen kişilerin yanında, nazarı defetmesi için mutlaka bir tutam tuz bulundurulur. Tuz insanı mekanlarda da korur; temizlik suyuna bir miktar tuz eklenmesinin, o ortamı arındıracağına inanılır.
Şifa arayışlarında tuz, adeta bir enerji emici vazifesi görür. Hastalık veya nazar durumlarında yastık altına konulan tuzun tüm kötülüğü içine çektiğine inanılır ve bu tuzun suyla temas ettirilerek dökülmesiyle kötülüğün akıp gitmesi amaçlanır. Birçok toplumda ekmek ile yan yana anılarak kutsiyet kazanan bu madde, sofradaki varlığıyla haneye ilahi bir bereket çağırır. Ateşe atıldığında çıkardığı çatlama sesleriyle nazarın patlayarak yok oluşunu simgeleyen o meşhur şamanik ritüelin de başrol oyuncusudur.
Tuzun insanı koruduğu inancına dair en eski ipucunu belki de üç bin yıl önce yaşamış Mezopotamyalılardan öğreniyoruz ? Ateşe tuz atıldığında çıkan o çıtırtı sesleri, kötü ruhların veya büyücülerin "yanıp yok olması" olarak yorumlanırdı. Maqlû tabletlerinde tuzun önemi şöyle belirtiliyor:
'Ey Tuz! Sen temiz bir yerde yaratıldın... Sen olmasaydın tanrılar ve krallar sofraya oturmazdı. Şimdi üzerimdeki bu kötülüğü de, suyun içinde eridiğin gibi erit ve yok et!'"
İnanışlardan Modern Psikolojiye Sodyum
Kötü ruhlar, insanlara iç sıkıntısı vermekle meşhurdur. Lohusa kadınlara görünen Alkarısı, bunun bildiğimiz bir örneği. Doğum sonrası dönemde annenin yaşadığı fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, zihinde doğaüstü bir figürle kolayca somutlaştırılır. Pek çok çiçeği burnunda annenin yaşadığı bu sıkıntı, ortak bir düşmandan başkası olabilir mi? Bilim bugün bu sıkıntıyı 'doğum sonrası depresyon' dahil çeşitli şekillerde isimlendiriyor. Profesyonel psikolojik destek henüz icat edilmemişken, insanımız buna Alkarısı dedi; onu kovmak için de odalara tuz serpti.
Yalnızca doğum sonrası değil, yaşamın herhangi bir döneminde yaşanan iç sıkıntıları da sıklıkla kötü ruhlarla eşleştirdi, zaman zaman nazarla açıkladı. Bugün biliyoruz ki tuz tüketimi ile insanın psikolojik iyi-oluş hali arasında açık bir ilişki var. Düşünmeden tabağa ekleyiverdiğimiz tuz, aslında vücudumuzun dengesini ciddi şekilde etkiliyor. Ne kadar tuz tükettiğimiz, vücudun dengesinin sağlanması ve duygu düzenleme süreçlerinin de dolaylı olarak dengelenebilmesinde önemli.
Tuz çok az tüketildiğinde yorgunluk ve bilişsel sorunlar gibi hayatın işlevselliğini engelleyecek rahatsızlıklara yol açar. Çok fazla tüketilmesi ile kan dolaşımında problemlere, dehidrasyona sebep olur ve kültürel olarak “asabı bozulmak” olarak isimlendirdiğimiz duygu düzenleme güçlüklerine yol açar. Dahası araştırmalar göstermektedir ki, yemeklere gerekmediği halde tuz eklemek kaygı ve depresyon riskini önemli ölçüde artırır. Yani iç sıkıntısı, nazar gibi kötü hislerin bir açıklaması da kaygı ve depresyon gibi durumlardır ve tuz tüketimi bu noktada duygu düzenleme becerilerini destekleyen ya da güçleştiren fiziksel bir alışkanlıktır.
Biyolojik boyutta incelendiğinde ise tuz, beyindeki ödül merkezlerini ve dopamin sistemini doğrudan uyararak tıpkı bağımlılık yapıcı maddeler gibi bir döngü yaratır. Tam da bu yüzden, cips gibi paketli gıdalarda korunmayı artırmak için yüksek miktarlarda sodyum kullanılır. Bu durum, böylesi gıdaların beynin ödül merkezini harekete geçirmesiyle bu döngüyü tetiklemesine ve bu gıdaları daha fazla tüketmemize sebep olur.
Atalarımız tuzu dışarıdaki kötü ruhları kovmak için kapı eşiklerine serperken, modern dünya tuzu paketli gıdaların içine saklayarak içsel dengemizi tehdit eden bir 'bağımlılık döngüsü' yaratıyor. Tuzun bizi dış dünyadaki kötülüklerden koruyup korumadığı kişisel bir inanç meselesidir ancak biyolojik olarak bizi içeriden nasıl etkilediği artık bir inanç değil, irade ve farkındalık meselesidir. Eski zamanlarda tuz, ruhu karanlıktan koruyan bir bekçi olarak anlaşılmıştı. Bugün ise psikolojik ve fizyolojik güvenliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmek, modern insanın kendi zihni ve ruhuyla belirleyeceği bir noktada yer alıyor.