Mars’ın kızıl yüzeyinden mağara duvarlarına uzanan bu yolculuk, kırmızının yalnızca bir renk değil; insanın anlam arayışını taşıyan ortak bir hafıza olduğunu gösteriyor.
Yaşadığımız dünyanın yalnızca ayaklarımızın altından ibaret olmadığını kavradığımızda bakışımızın yönü de değişiyor. Gökyüzüne çevrilen o ilk bakışın ne zaman gerçekleştiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bildiğimiz tek şey, o bakışın bir daha yeryüzüyle sınırlı kalmadığı. Yazının bulunmasından, teleskobun icadından ve bilimin sistemli bir düşünme biçimine dönüşmesinden çok önce, geceler boyunca aynı gökyüzünü izledik. Parlak yıldızların arasında sessizce yer değiştiren birkaç gök cismi, bu uzun gözlemin en dikkat çekici parçası oldu. Antik Yunan’da planētēs, yani “gezgin” adı verilen bu cisimlerden biri, taşıdığı kızıl renkle diğerlerinden ayrılıyordu: Mars.

Mars’ın kırmızı rengi bilimsel bir açıklamaya kavuşmadan binlerce yıl önce hayal gücüyle zihinlerde şekillenmişti. Antik Mezopotamya’da uğursuzluğun, Roma’da savaşın, başka kültürlerde gücün ve yıkımın simgesi haline geldi. Spinoza “Doğada herhangi bir şey bize gülünç, saçma ya da kötü gelirse, bunun nedeni nesneler hakkında yalnızca sınırlı bilgi sahibi olmamızdır; doğanın bütün düzenini ve tutarlılığını bilmememizdir.” der. Mars’ın kırmızısı da bunun en iyi örneklerinden biri. Binlerce yıl boyunca insanlar bu rengi savaşın, uğursuzluğun ya da ilahi bir işaretin kanıtı olarak yorumladılar. Oysa bugün biliyoruz ki gezegenin yüzeyini kaplayan demir mineralleri, milyarlarca yıl boyunca oksijenle tepkimeye girerek paslandı ve Mars’a uzaktan gördüğümüz o kızıl görünümü verdi. Teleskobun gökyüzüne çevrilmesiyle birlikte Mars’a yönelen bakış da değişti. 17. yüzyıldan itibaren yapılan gözlemler, gezegeni mitolojinin alanından çıkarıp bilimin konusu haline getirdi. 19. yüzyılda yüzeyinde görüldüğü düşünülen çizgiler, kurumuş su kanalları olarak yorumlandı; başka uygarlıkların varlığı tartışıldı. 20. yüzyılın ikinci yarısında uzay araçları Mars’a ulaştığında, hayal edilen uygarlıklar yerini kayalara, kraterlere ve demir oksit bakımından zengin bir yüzeye bıraktı. Gezegenin kızıllığı artık jeolojik bir gerçeklikti. Fakat bu keşif, kırmızının büyüsünü ortadan kaldırmadı. Aksine, ona çok daha uzun bir geçmiş kazandırdı.

Mars’ın yüzeyine rengini veren demirin hikayesi, Mars’ta başlamıyor, Güneş sisteminden bile çok daha eski bir zamana uzanıyordu. Büyük Patlama’dan sonra evrenin ilk dönemlerinde madde büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşuyordu. Demir elementi; yaşamının sonuna yaklaşan dev yıldızların çekirdeklerinde, milyonlarca yıl süren nükleer süreçlerin sonunda oluştu. Bir yıldız ömrünün sonuna yaklaştığında yani artık enerji üretemediği bir eşiğe ulaştığında kendi ağırlığı altında çöker ve süpernova patlamasıyla parçalanır. Gerçekleşen devasa patlamalar, merkezindeki elementleri evrene saçar. Gezegenler, kayalar, canlı bedenleri bu kozmik mirasın farklı biçimleridir. Mars’ın yüzeyini kırmızıya boyayan demir ile Dünya’nın toprağındaki ve insan bedenindeki demir, aynı yıldızların içinden gelen ortak bir geçmişi paylaşır. Carl Sagan’ın “Hepimiz yıldız tozundan yapıldık.” sözü; varoluşumuzun köklerinin bu dünyanın çok ötesinde başlayan kozmik bir geçmişe uzandığını hatırlatır.

Kozmostan yeryüzüne, insanın ilk izlerini bıraktığı karanlık mağaralara indiğimizde kırmızıyla yeniden karşılaşırız. Bu kez uzak bir gezegenin yüzeyinde değil, kızıl okra olarak taşın üzerine sürülmüş halde. En eski boyalardan biri olan bu pigment, demir oksit bakımından zengin kayaların öğütülmesi ile elde edilip; su, hayvansal yağ ya da bitki özleri ile karıştırılarak mağara duvarlarına uygulanıyordu. Aynı madde, gökyüzünde bir gezegene rengini verirken yeryüzünde insanın hafızasını görünür kılmaya başladı. Fransa’daki Lascaux, İspanya’daki Altamira ya da Endonezya’daki Sulawesi mağaralarında gördüğümüz; Bizonlar, atlar, geyikler, av sahneleri ve el izleri, insanın çevresindeki dünyayı ilk kez kalıcı hale getirme çabasının izleridir.

Mağaralara çizilen bu kırmızı resimler, yaşadığımız dünyayla aramıza mesafe koyma çabamızın da ilk tanıklarıdır. Bir av sahnesinin öncesi veya sonrasının resmini yapmak, yaşanmış olanı dışarıdan görebilmenin bir yoludur. İnsan, mağara duvarına bıraktığı iz aracılığıyla deneyimini ilk kez kendisinden ayırır ve yaşadığı anı dışsallaştırma imkanı elde eder. Bu bağlamda, anlamın oluşumu da büyük ölçüde bu mesafe kurma pratiğiyle ilişkilendirilebilir. Kendi varlığımızı ve duygumuzu bir renk ile dışa vurma ihtiyacı, yüzyıllar boyu sürecek olan kolektif bir anlam arayışının kıvılcımıdır. Doğanın bize sunduğu ham gerçekliği kendi iç dünyamızın süzgecinden geçirip ona yeni bir biçim vermek, insanı evrenin karşısında bir 'anlam mimarı' yapar.
Bir rengin anlamı binlerce yıl boyunca neden tekrar tekrar inşa edilir?
Ben eserlerimde kullandığım kırmızının peşine ilk kez; sevgili Ahmet Rüstem’in, bir konuşmasıyla düştüm. Onun, eserleri ile kurduğu ilişkiyi çözümlemek için uyguladığı, 5N kuralı kırmızıya yüklediğim anlamı bulmamı sağladı. O güne kadar yaptığım resimlerde kırmızının giderek çoğaldığını görüyor, bunu estetik bir tercih olarak açıklıyordum. “Neden?” sorusunu kendime yönelttiğimde ise, cevabın paletimde değil, yaşadığım kaybın bıraktığı boşlukta saklı olduğunu fark ettim. Kırmızı, söyleyemediğim duyguların yüzeyiydi.

İnsanın kendi içine sorduğu bazı sorular yalnızca kendisiyle sınırlı kalmıyor. “Neden kırmızı?” sorusu da benim için böyle oldu. Yol beni mağara duvarlarına, gökyüzünde yüzyıllardır izlenen kızıl bir gezegene ve sonunda yıldızların içine kadar götürdü. Bir rengin peşinden giderken, onun yalnızca resimlerime ait olmadığını; kayalarda, gezegenlerde ve insanın bıraktığı ilk izlerde de aynı hikayeyi taşıdığını gördüm. Yaşamın, bizden çok önce başlamış ve bize rağmen akmaya devam eden büyük bir süreklilik olduğunu fark ettiğimizde, kendimizi de o hikayenin dışında değil, içinde buluyoruz. Dünyanın hazır anlamlarını ve üzerine örtülen renkleri bir kenara bıraktığımızda, sorduğumuz sorular bizi sandığımızdan daha eski ortak bir hikayeye götürüyor.
