Tüm hayatım, bilinçdışından patlak veren gizemli bir çağlayan gibi, bazen beni yıkabilecek kadar güçlü olan bu akıntıyı anlamaya çalışmakla geçti.
Şüphesiz Carl Gustav Jung ve Sigmund Freud psikoloji dünyasının en çok bilinen ve günümüzde hâlâ kullanılan pek çok kuram ve kavramını geliştiren düşünürleridir. 1907’de başlayıp yaklaşık altı yıl boyunca devam eden yakın iş birlikleri zamanla çıkan fikir ayrılıkları sebebiyle sona erdiğinde takvimler 1913 yılının sonbaharını göstermektedir. Yaşanan bu bilimsel kopuş Jung’un hayatını, yıllar sonra bu dönemi anlatırken "ayaklarımın altındaki zeminin çekildiğini hissettim" diyeceği kadar derinden etkilemiş ve yoğun düşler, fanteziler ve imgelerle geçireceği uzun bir süreci başlatmıştır.

Aslında Jung için bu deneyimler bütünüyle yabancı değildi zira daha çocukluk yıllarında görsel halüsinasyon ve fanteziler yaşamaya başlamıştı. Üstelik yine çocukluğundan beri içinde yaşayan iki farklı kişinin olduğunu hissediyordu. 1 numara ve 2 numara olarak adlandırdığı iki farklı kişilikten ilki okula giden, arkadaşlarıyla oynayan, ailesiyle ilgilenen yani herkesin dışarıdan gördüğü Carl Gustav Jung’du. İkincisi ise çocuk gibi hissetmeyen, din, mitoloji, felsefe ve ölüm üzerine düşünen, çok eski çağların bilgeliğine sahip yaşsız kişiliğiydi. Bu iki kişilik arasında etkileşim hayatı boyunca devam etmiş, zaman zaman çatışma yaşatmasına rağmen meslek seçiminde iki kişiliğinin ilgi alanlarını bir arada barındıran psikiyatriyi tercih etmesini sağlamıştı.
İstemli şekilde imgeler yaratabilen Jung, çocukluğunda başlayıp 1913’de Freud’la yollarının ayrılmasıyla yoğunlaşan bu fantezi ve imgelemleri bastırmak yerine onlarla bilinçli bir ilişki kurmayı seçti. “Bilinçdışıyla yüzleşme” olarak ifade edilen bu süreç Jung’un kendi üzerinde yaptığı bir deneye dönüştü. “Hayatımdaki en zor deney” dediği bu dönemde Jung, uyanıkken bilinçli olarak fanteziler yaratıp yarattığı sahneye kendi de dahil oluyordu. “Aktif imgeleme” adını verdiği bu yöntem ile karşılaştığı figürlerle konuşuyor, onlara sorular soruyor ve neden ortaya çıktıklarının cevabını almadan onları bırakmıyordu. Bilinçdışından yükselen imgelerle bilinç arasında doğrudan bir ilişki kurmayı amaçlayan Jung bu deneyimlerini bugün “Kara Kitaplar” olarak bilenen siyah kaplı defterlere kaydetmeye başladı.
Ancak birkaç ay içinde Jung’un gördüğü imgeler karanlıklaştı. Avrupa’nın bir sel felaketi ile yerle bir oluşu, Kuzey Denizlerini kaplayan kan, bir devin şehri ayakları altına alması, ölü kalabalıkların geçişi… Jung, ciddi bir psikozun eşiğinde olduğunu düşünerek çıldırmaktan korkmaya başladı. 1914 Ağustos'unda Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması onun kurtuluşu oldu. Yıllar sonra şunları söyleyecekti:
“Bir psikiyatr olarak endişeleniyordum. O günlerin diliyle "şizofreni yapmak" üzere olabileceğimi düşünüyordum... Aberdeen’deki kongrede sunmak üzere şizofreni üzerine bir konuşma hazırlıyordum ve sürekli “Bu konuşmayı yaptıktan sonra delireceğim,” diye düşünüyordum. 31 Temmuz’da, konuşmamdan hemen sonra gazetelerde savaş çıktığını okudum. Artık benim için bir şizofreni tehlikesi olmadığından emindim. Düşlerimin ve görümlerimin kolektif bilinçaltının temelinden geldiğini anlamıştım. Artık yapmam gereken şey bu keşfi derinleştirmek ve doğrulamaktı.”
Bu süreçte gündelik hayatına devam eden Jung, sabahları hastalarını görüyor, bilimsel makaleler yazıyor, ders veriyor, ailesiyle vakit geçiriyor hatta devam eden Birinci Dünya Savaşı sebebiyle dönem dönem orduda subay olarak görev alıyordu. Akşamları ise bambaşka bir dünyanın kapısını aralayarak bilinçli olarak içsel yolculuğuna çıkıyor ve yaşadığı deneyimleri olduğu gibi defterlerine aktarıyordu.
Jung’un bu dönemini psikotik bir çöküş ya da düpedüz delilik olarak yorumlayanlar az değildi. Hatta çevirmeni yazdıklarını okuduğunda “Jung ayaklı tımarhanenin ta kendisi!” diyecek; onun kilit altında tutulan bir hastadan tek farkının görümlerinin müthiş gerçekliğinden ayrı durabilmesi ve yaşadıklarından işe yarar bir terapi sistemi çıkarmasını sağlayan şaşırtıcı kapasitesi olduğunu ekleyecekti.
Bundan sonraki süreçte Jung, Kara Kitaplardaki fantezilerini aslına uygun ve kronolojik sırayla kopyalamaya ve tüm bölümleri inceleyerek büyük bir titizlikle açıklamalar eklemeye başladı. Bu bölümlerde kendi fantezilerinden, genel psikolojik ilkelere ulaşmaya ve fantezilerdeki olayların dünyadaki olayları simgesel olarak ne derece ortaya koyduğunu anlamaya çalıştı.
Jung’un daha sonra geliştireceği arketipler, anima, animus, kolektif bilinçdışı, Benlik ve bireyleşme gibi kavramlar bu kitapta tanımlanmış olmasa da ileride tanımlanmalarını sağlayacak deneyimler olarak yer almıştır.Yaşamının sonlarına doğru Jung “O yıllar hayatımın en önemli dönemiydi. Sonradan yaptığım her şey, aslında o yıllardan türedi.” demiştir. Gerçekten de bütün sonraki çalışmalarının tohumunun atıldığı bu sancılı yıllar, psikoloji dünyasına cömertçe sunulan meyveler vermiştir.
Jung daha sonra tüm bu metinleri ve açıklamalarını tamamen el yazısıyla parşömenlere ve folyolara aktarmaya başladı. Kaligrafisi, sayfa düzeni, bezemeleri ile Orta Çağ el yazmalarına benzeyen bu kitapta sadece metinler değil kendi yaptığı resimler de yer alıyordu. Mitolojik figürler, fantastik yaratıklar, dinsel varlıklar ve geometrik şekillerden oluşan bu çizimler, metinleri açıklayan ögeler değil; düşüncelerin kendisi, anlatının parçasıydı.
Bu resimlerde zamanla giderek belirginleşen dairesel kompozisyonlar ortaya çıkmaya başladı. Henüz "mandala" adını taşımayan bu biçimler zamanla Jung'un dikkatini çekecek ve onu yıllar boyunca meşgul edecek yeni bir araştırmanın başlangıcı olacaktı. Jung için önemli olan mandalaların estetik değeri değil taşıdıkları psikolojik anlamdı.
“Mandalanın aslında ne olduğunu ancak şimdi görüyorum: Oluşum, dönüşüm, sonrasız zihnin sonrasız eğlencesi.
Ve bu da benliktir, kişiliğin bütünlüğüdür ve her şey yolunda olduğunda ahenklidir ama kendini kandırmaya gelemez.
Benim mandala imgelerim benliğimin bana her gün bildirilen durumunun şifreli yazılarıydı.”
Bu noktada Jung'un "Benlik" kavramı devreye girer. Ego, insanın kendisini nasıl algıladığıyla ilişkilidir; Benlik ise kişiliğin bütünlüğünü temsil eder. Jung, mandalanın tam da bu bütünlüğün simgesel ifadesi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle mandalalar özellikle ruhsal çatışma, yön kaybı ya da dönüşüm dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkabilir. Onlar çözülmüş bir yapının değil, yeniden düzenlenmeye çalışan bir bütünün işaretleri ve insan ruhunun kendi merkezini arayışının evrensel sembolüdür.

1928 yılında Jung, altın bir şatonun mandalasını resmetmeyi bitirdiğinde mandalada Çin’e özgü bir şeyler olduğunu düşünmüştü. Bundan kısa bir süre sonra bir Alman Çinbilimcisi olan arkadaşı Richard Wilhelm kendisine Altın Çiçeğin Sırrı'nın metnini göndermiş ve yorum yazmasını istemişti. Metnin zamanlaması ve içindeki imgelerin ve kavramların kendi resim ve fantezileri ile şaşırtıcı biçimde uyuşması Jung’u hayrete düşürdü. Jung bu karşılaşmadan sonra artık mandala yapmayacak, kısa bir süre sonra da kitabı üzerinde çalışmayı bırakacak ve “Orada bu kitabın içindekiler aslını buluyordu ve artık kitap üzerinde çalışmam olanaksızdı.” diyecekti. Artık bilinçdışıyla yüzleşme bitecek, dünya ile yüzleşme başlayacaktı.
Jung, 17 yıl boyunca üzerinde çalışacağı ama asla tamamlayamayacağı bu ünlü eserini, 1915 yılında koyu kırmızı deriyle ciltlettirmişti. Jung'un bu konuda bir açıklaması olmadığı için kitabını neden özellikle kırmızı deriyle ciltlettiğini bilmiyoruz. Ancak kırmızı cildin sırtında kitabın adı altın yaldızlı kabartmayla Liber Novus (Yeni Kitap) olarak işlenmiş olsa da o günden beri o kitabı Kırmızı Kitap olarak anıyoruz.

Jung, Kırmızı Kitap'ı yazarken simya üzerine kapsamlı çalışmalar yapmamıştı. Simya üzerine çalışmaları sonun başlangıcı olan Altın Çiçeğin Sırrı metninden sonraki yıllarda başladı. Simyadaki dönüşüm evreleri olan Nigredo (kararma) çözülme; Albedo (arınma) ayrışma; Rubedo (kızarma/kırmızılaşma) bütünleşme ve olgunlaşma aşamalarını kimyasal deneyler olarak değil, insan ruhunun dönüşümünün sembolleri olarak yorumladı. Simya metinlerinde tanımladığı psikolojik dönüşüm modeli ile 1913 sonrasında yaşadığı deneyim arasında dikkat çekici paralellikler bulan Jung’un kırmızı rengi seçmesi de tıpkı “mandala” gibi dönüşüm fikrini çağrıştırmaktadır. Geriye dönüp bakıldığında kitabın kırmızı rengi Rubedo'ya bilinçli bir gönderme olmasa da Rubedo fikriyle anlamlı bir uyum içinde görünmektedir.

Her renk, kullanılan renk sistemine göre farklı bir kodla tanımlanabilir. Bazı renkler ise yalnızca bir ton olmanın ötesine geçerek bir kimlik kazanır, bir coğrafyanın, bir keşfin ya da bir dönemin ruhunu taşır. 1915 yılında koyu kırmızı deriyle ciltlenirken bu kitabın bir gün dünyanın en çok konuşulan el yazmalarından biri olacağını Jung da bilmiyordu. Bugün geriye dönüp bakıldığında, o rengin artık yalnızca bir cilt rengi olmadığı açık. Tıpkı "Tiziano Kırmızısı" ya da "Edirne Kırmızısı" gibi, kendi hikayesini taşıyan bir renge dönüşmüş durumda. Ve eğer bir gün o kırmızıya yeni bir ad verilecek olsaydı, şüphesiz bu "Jung Kırmızısı" olurdu.
