Nostalji, bir tıp öğrencisinin 1688'de uydurduğu bir hastalık adıydı. Bugün nostaljiyi sadece geçmişte kalan yerlere ve şeylere duyulan özlem olarak değil, bir daha aynı şekilde duyulamayacak ya da artık var olmayan seslere duyulan özlemi de kapsayan bir duygu olarak düşünmek mümkün.
Christopher Nolan Odyssey'i gündemimize bomba gibi düşürdüğü günden beri konunun öznelerinden biri de "eve dönüş" meselesi oldu. Filmler, kitaplar, konunun felsefi boyutu enine boyuna konuşulup tartışıldı. Nostos da Odysseia'daki eve dönüşün Antik Yunanca karşılığı. Nostos şu zamana kadar bildiğimiz veya kullandığımız bir kelime olmasa da bildiğimiz ve kullandığımız, hatta yaş aldıkça hayatımıza daha çok dahil olan başka bir kelimenin bileşenlerinden biri: nostalji. Antik Yunanca kelimeler olan nostos (yuvaya dönme) ve algos (acı, keder) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kelime çok antik ve felsefi görünse de ne Aristoteles, Platon gibi düşünürlerden ne de Antik Yunan'dan kalma. Geçmişi sadece 17. yüzyıla kadar uzanan bu kelime, yaşı sadece 19 olan bir tıp öğrencisi tarafından tıbbi bir terim olarak türetiliyor. Johannes Hofer, 1688'de yazdığı "Nostalji Üzerine Tıbbi Tez"inde memleketlerinden uzakta bulunan insanların yaşadığı ağır sıla özlemini ciddi bir beyin hastalığı olarak ele alıyor ve adını nostalji koyuyor yani yuvaya dönmeye yönelik güçlü arzudan doğan acı. Bu hastalığın en etkili tedavisinin bu insanları memleketlerine göndermek olduğunu söylemesi ise sürpriz olmasa gerek.

Zamanında tedavisi aranan fiziksel bir hastalık olarak görülen bu duygu, zamanla tıbbi bir hastalık olmaktan çıkıp bugünkü anlamına doğru evriliyor; hâlâ biraz hüzün içerse de artık içinde biraz da mutluluk barındırıyor. Yuvaya veya ait olunan bir yere duyulan özlemi anlatan bu kelime, zamanla daha geniş bir özlem anlamına doğru kayıyor ve "yer" kavramının boyut değiştirmesiyle özlenen yalnızca fiziksel bir yer olmaktan çıkıp hayatımızda bir yeri olmuş ama artık geçmişte kalmış şeylere duyulan özlemi ifade ediyor.
Kelimenin içinde dönüş olsa da çocukluğun, eski bir evin, kaybolmuş bir şehrin artık geçmişte kaldığını ve geri dönülmezliğini biliriz. Modernleşen dünyada imkanlarımız artar, hayatımız kolaylaşırken bazı şeylerin hayatımızdan birer birer çekilip gittiğini ne yazık ki fark etmiyoruz. Geçmişte kalanları ise çoğunlukla görüntülerle hatırlıyoruz.
Oysa geçmişin sadece görüntüsü yok, sesleri de var. Bir koku insanı bir âna götürür; bir görüntü bir hatıraya; ses ise bir döneme. Ahşap zeminli evlerin yürürken çıkardığı gıcırtı, eski tip ev ve okul zillerinin tiz sesi, TV yayın akışı bittikten sonra ekrandaki renkli karelerle dolu daireye eşlik eden düdük sesi, sokaktan geçen bir sebzecinin çağrısı, sevdiğimiz dizinin jenerik müziği veya bir reklam jingle’ı. Hepsi anında bizi geçmişe götürecek birer zaman makinesine dönüşebilir. Peki geçmişteki hangi sesleri özlüyoruz? Ve gelecekte bugün duyduğumuz hangi sesler artık var olmayacak?

Çevirmeli telefonların numara çarkının tıkırtısı, VHS kasetlerinin cihazın içine girerken çıkardığı mekanik uğultu, eski televizyonların cızırtısı, Game Boy sesleri, eski bilgisayarların açılış sesleri... Bugün bunların neredeyse hepsi gündelik hayatımızdan çekildi. Oysa internete bağlanırken duyduğumuz o tuhaf melodik ses heyecan, çalan ev telefonu merak, bir şarkıyı tekrar dinlemek için kaseti geri sarmak beklemek demekti. Sonra ekranlar düzleşti, düğmeler kayboldu, mekanik hareketlerin yerini dokunmalar aldı, teknoloji cihazları kusursuzlaştırırken aynı zamanda onları sessizleştirdi.

Museum of Endangered Sounds tam da bu farkındalıkla ortaya çıkan bir proje. Üç arkadaşın bir arabada yol aldığı ve herkesin telefonuyla uğraştığı bir anda, içlerinden sadece birinin tuşlu telefonundan çıkan sesler sayesinde, çocukluklarında kullandıkları teknolojileri ve onların seslerini düşünmeye başlamalarıyla gelişen bir fikir. Bu fikir eski teknolojilerle birlikte ortadan kalkmakta olan sesleri toplamaya yönelik dijital bir müzeye dönüşüyor. Projenin sitesinde farklı dönemlere ait elektronik ve mekanik cihazların sesleri bulunuyor ve sesler küçük görsel kutucuklar üzerinden dinlenebiliyor, bir görsele tıklayarak ilgili ses başlatılıp farklı sesler aynı anda çalıştırılabiliyor.
Ancak kaybolan sesler sadece insanların yaşantısına ait değil. Ne yazık ki doğada da pek çok ses kayboluyor. Wild Sanctuary Audio Archive de bu kayıplara odaklanan ve ses ekolojisti Bernie Krause tarafından doğal çevrelerin ve canlıların seslerinin kayıtlarından oluşan bir ses arşivi. Krause, 55 yıl boyunca doğal ortamlardan 4.500 saatin üzerinde kayıt yapıyor ve 15.000'den fazla tanımlanmış yaşam formuna ait ses kaydediyor. Sadece bir kuşun, bir böceğin değil "biophony" olarak adlandırdığı, bir ekosistemde yaşayan canlıların bir orkestra gibi oluşturduğu kolektif sesleri kaydediyor. Bu arşivin en üzücü tarafı ise kayıt yapılan habitatların yok olması, değişmesi ve bazı türlerin neslinin tükenmesi gibi sebeplerle bazı seslerin artık aynı şekilde yeniden duyulamayacak olması. Bir türün yok oluşu ile sadece canlının bedeni değil sesi de dünyadan silinip gidiyor ve orkestradan bir enstrüman eksiliyor.
Sesin kaybı bazen de bir nesnenin veya bir canlının değil, bir mekanın kaybıyla da gerçekleşiyor. Bir bina yıkıldığında yalnızca duvarları ve pencereleri değil o binaya ait sesler de yok oluyor. Sonic Memorial Project de bu noktadan yola çıkan ve 11 Eylül saldırılarının ardından İkiz Kuleler'in çevresine, tarihine ve gündelik yaşamına ait ses kayıtlarını toplamayı amaçlayan bir proje. 1999'dan beri unutulmuş ve kaybolmakta olan tarihleri ses kayıtlarıyla anlatan Lost & Found Sound adlı ses belgeselinin yapımcıları tarafından NPR (National Public Radio) üzerinden bir telefon hattı açılıyor ve 11 Eylül'e ait ses kayıtları isteniyor. Ekim 2001'de başlayan bu çağrıya yüzlerce insan cevap veriyor ve olay kısa süre içinde radyo yapımcıları, sanatçılar, tarihçiler, arşivciler ve dünyanın farklı yerlerinden insanların katıldığı geniş bir ortak çalışmaya dönüşüyor.

Sadece 11 Eylül günü meydana gelen olaylara ait değil İkiz Kuleler'in saldırılardan önceki günlük yaşamına, binaya, çalışanlarına, ziyaretçilerine ve çevresine ilişkin 1000'den fazla ses kaydı toplanıyor. Arşivde kişisel ses kayıtları, telefon mesajları, radyo yayınları, haber kayıtları, ev videolarından alınan sesler, gözlem katındaki turist kayıtları, binalardaki çeşitli mekanların ortam sesleri, asansörler ve döner kapılarının kayıtları, çalışanların ve ziyaretçilerin anlatıları da yer alıyor. Arşivin çevrimiçi bölümünde kayıtlar tarih, kişi, konu veya anahtar kelimeler üzerinden aranabiliyor.
Bir de yaşadığımız, gezdiğimiz, gördüğümüz, parklarında oturup sokaklarında yürüdüğümüz, eski hallerini fotoğraf karelerinde bulduğumuz ama seslerini fark etmediğimiz şehirler var. İstanbul'un da çok geniş ve özgün ses repertuvarına sahip şehirlerden biri olduğunu düşündüğümüzde ülkemizde de bunun için güzel bir proje hayata geçirilmiş olması sevindirici: İstanbul'un Sesleri (The Soundscape of Istanbul). İstanbul'un gündelik yaşamdaki seslerini somut olmayan kültürel miras olarak belgelemek ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla geliştirilen bu proje, Koç Üniversitesi'nde bir doktora araştırması olarak yürütülmüş. Araştırmacılar öncelikle İstanbul'un sembolik seslerini belirlemişler ve bu sesleri profesyonel ekipmanlarla kaydetmişler. Vapur düdüğü, martı sesleri, ezanlar, sokak satıcılarının, balıkçıların ve balıkçı teknelerinin sesleri, nostaljik tramvay, kilise çanları, çarşı, pazar, deniz, kıyı ve insan sesleri...

Kayıtlar önce Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi'nde dijital bir ses koleksiyonu olarak erişime açılmış. Ardından bu koleksiyonu genişletmek ve dinleyiciyi de arşivin bir parçası haline getirmek üzere Soundsslike oluşturulmuş. İstanbul'un Sesleri koleksiyonunu genişletmek için oluşturulan bir işitsel kültürel miras arşivi olan bu platforma insanlar kendi kaydettikleri şehir seslerini yükleyebiliyor. Ve bu sebeple arşivde artık sadece İstanbul yok. Ankara, Antalya, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, Giresun, İzmir, Konya ve daha birçok şehirden de kayıtlar bulunuyor.
Bütün bu projelerin ortak noktasında aslında aynı şeyi görüyoruz: Kaybolan yalnızca nesneler, canlılar, binalar ya da şehirler değil. Onlarla birlikte onlara ait ve bir zamanlar gündelik hayatın sıradan bir parçası olduğu için fark etmediğimiz sesler de kayboluyor. Belki de bu yüzden nostaljiyi sadece geçmişte kalan yerlere ve şeylere duyulan özlem olarak değil, bir daha aynı şekilde duyulamayacak ya da artık var olmayan seslere duyulan özlemi de kapsayan bir duygu olarak düşünmek mümkün.
Bugün sıradan olan bir ses, yarının nostaljisi. Ses, geçmişin en görünmez parçalarından biri. Ve biz bazı şeylerin geçmişte kaldığını ilk kez sessizliklerinden anlıyoruz.
