Sessizlik gerçekten sesin yokluğu mu? Yoksa kendimizi dünyadan geri çekebildiğimiz, duyduklarımızı seçebildiğimiz ve bazen de yalnızca bize sunulan bir imkan mı? Beethoven’dan John Cage’e, müzikten gündelik hayata sessizliğin peşine düşüyoruz.
Beethoven'ı Anlamak (Copying Beethoven) filmini izlediyseniz bilirsiniz; 9. Senfoni, Beethoven’ın tamamen sağır olduğu bir dönemde yazılmış bir eserdir. Viyana’da ilk kez sergilendiğinde Beethoven seyircinin tepkisini duyamaz; kendisini alkışlıyorlar mı, yoksa yuhalıyorlar mı diye görmek için arkasını dönmesi gerekir.
Bu ikonik sahneyi filmde yönetmen daha kısa geçer ancak görüntü seyirciyi derinden etkiler. En nihayetinde başarmıştır Beethoven.

Klasik müziğin bu dahi çocuğunu zaman zaman sanki hiç sağır değilmiş ve yaptığı işler son derece olağanmış gibi dinliyoruz. Buna benzer birçok zıtlığı da içeriyor hayatımız. Bu konuda Erling Kagge'nin Gürültü Çağında Sessizlik kitabını sizler için bir referans olarak bırakıyorum. Hem okuması kolay hem de günlük hayatın ve yaşamın içerisinde sessizlik ve ses üzerine bambaşka bakışları var. Örneğin önemli bir şey söylemeden evvel susmak; Munch’un Çığlık tablosu karşısında sessizce durmak ve ona bakmak ve daha birçok örnek...
Nedir Bu Sessizlik?
Sabahın çok erken saatlerinde, henüz şehir uyanmamışken duyduğumuz sessizlik ile gece herkes uyuduktan sonra odada kalan sessizlik aynı şey midir? Kar yağarken dünyanın sesinin yumuşamasıyla, sevdiğimiz bir insanla konuşacak hiçbir şey bulamadığımızdaki sessizlik aynı mıdır? Önemli bir haber alacakken, karşımızdaki insanın verdiği o küçük nefes aralığı ile virgül süresi aynı mıdır?
Üç kutup noktasını –Kuzey, Güney ve Everest Dağı zirvesi– geçen ilk kaşif olarak bilinen yazarımız Erling Kagge da sessizliği yaptığı geziler sırasında deneyimlemiş. 50 gün boyunca aynı kıyafet ve iç çamaşırlarıyla tüm hayatını sorgularken, sessizliğin varoluşu üzerine de epey mesai harcamış kendi içinde. Bu sessizlik halini de “dünyayı dışarıda bırakmak” olarak tanımlıyor ve ekliyor:
“Sessizliği bulmak için benim gibi 18 saatlik bir uçuş ile Sri Lanka’ya gitmeye gerek de yok. Bu, kendini geri çekmekle ilgili bir şey.”
Sessiz Kalma Hakkına Sahipsiniz
Ne kadar da kulağımıza işlemiş bir cümle. Bu kez farklı bir yerden bakalım bu cümleye. Sessizliğin yalnızca kişinin kendi içinde verdiği bir karar olmadığını kabul ederek örneğin.
Bir odada tek başına kalabilmek, uzun bir yürüyüşe çıkabilmek, telefonu kapatabilmek, birkaç günlüğüne başka bir yere gidebilmek… Bunların hepsi sessizliğe ulaşmanın farklı yolları. Fakat bunların hepsi zamana, mekana ya da ekonomik imkanlara ihtiyaç duyuyor.
Belki de bu yüzden sessizlik, düşündüğümüz kadar kişisel bir mesele değil.
Bir üniversite öğrencisinin paylaşımlı bir evde bulamadığı sessizlik ile şehirden uzakta yaşayan birinin sessizliği aynı deneyim değil. Günün büyük bölümünü çalışarak geçiren biriyle, gününü kendi zamanına göre düzenleyebilen birinin imkanı da aynı değil.
Birinin kapısını kapatıp dünyayı dışarıda bırakabilmesi, başka birinin dünyayla aynı odada yaşamaya devam etmesini gerektirebiliyor.
Üstelik sessizliğin kendisi de her zaman eşit biçimde değer görmüyor. Bazı insanların konuşması beklenirken bazı insanların susması bekleniyor. Bazı ortamlarda sessizlik bir tercih ve hatta bir ayrıcalıkken başka yerlerde bir zorunluluk olabiliyor.

Örneğin bir konser sahnesinde piyanist, kendinden beklenen performansı tam tersine döndürerek odadaki sesleri bastırmak yerine, onların kendiliğinden ortaya çıkmasına alan bırakıyor. (John Cage 4' 33'') Dinleyici bu kez eseri değil; salonu, öksürüğü, hareketleri, dışarıdan gelen sesleri dinliyor.
Geceden, kardan, şehirden ve diğerlerinden doğan sese karşılık; sessizlik öznel bir kavram çünkü her zaman sesin olmadığı bir ortam anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca dikkatimizi başka seslerden çekip, normalde duymadıklarımızı duyabilecek hale gelmek anlamına geliyor.
Elbette yukarıda verdiğim örneklerin hepsini aynı yere koymak mümkün değil. Sessizliğin maddi koşullarını da görmezden gelemeyiz. Daha sessiz çalışan bir araba, dışarıdan gelen sesi daha az geçiren bir ev, kalabalıktan uzak bir yaşam alanına sahip olma konforu… Bunların hepsi aslında satın alınabilen ya da erişilebilen sessizlik biçimleri. Maddi bir sessizlik.
Belki de “sessiz kalma hakkını" biraz daha geniş düşünmek gerekiyor. Yalnızca konuşmama hakkı değil; duyulmama, dinlenme, geri çekilme, dikkatini kendine verme ve bir süreliğine dünyanın sesini azaltabilme hakkı.
Dilerim sevgili okur, sessizliği de sesi de farkında olarak yaşar ve çoğaltırız.
Size biricik Beethoven'ın başka bir senfonisiyle veda etmeyi uygun buldum. Bu kez 9. Senfoni değil; doğanın seslerini müziğin içine taşıdığı 6. Senfoni, Pastoral Senfoni.
İyi dinlemeler.
