Vefa gerçekten sadece bir semt mi? Kelimenin izini Şuruppak'ın öğütlerinden Gılgamış'a, Kur'an'ın muhasebe dilinden Roma'nın Fides'ine ve Japonya'nın giri'sine süren bir deneme: Vefa bir duygunun değil, hesabı hep açık tutulan bir defterin adı.
Leyla ile Mecnun dizisinde izleriz, Erdal Bakkal karakteri diğerlerinin kahvaltı masasına çağrılmadığını görür. Onlara "bu masada bir şey eksik" der ve vefanın eksik olduğunu söylemeye başladığında, arkadan Şu Tepe Pullu Tepe türküsü çalmaya başlar. "Şunu bir kez daha anladım ki, Vefa İstanbul'da bir semt" der, cümle o kadar klişedir ki diğerlerinin yüzünü ekşitir. Üzüntü insanı kimi zaman klişeye sürükler, kimine arabesk dinletir, kimini Hollywood'un romantik komedisine oturtur. Erdal Bakkal'ın sığındığı klişe de bir tesellidir.
Ben de bir arkadaşımın vefasızlığından yakınırken, o sözü bir iddia gibi aldım. Vefa gerçekten sadece bir semt miydi? Kelime mi önce vardı, semt mi? Biri ötekinden mi kalmıştı? Öğrenmeye karar verdim, çünkü elimde daha iyi bir iş yoktu ve bir arkadaşıma neden kırıldığımı bir türlü düzgün tarif edemiyordum.
Semt var tabii ki. Fatih'te, Süleymaniye ile Üniversite arasında, adını on beşinci yüzyılda yaşamış bir mutasavvıftan alıyor: Asıl adı Muslihüddin Mustafa, halk arasında Şeyh Vefa. Fatih Sultan Mehmet onun için bir cami ile bir hamam yaptırmış, çevre de zamanla onun adıyla anılmaya başlamış. Kelime buraya bir erdem olarak değil, o erdemi taşıdığı söylenen bir adamın lakabı olarak yerleşmiş. Semtin en eski dükkanı bir boza dükkanı, 1876'da açılmış; kurucusunun adı Sadık. Sadık ile vefa aynı iki yüz metrede toplanınca insan tesadüfe güvenmek istemiyor.

Nereden başlayacağımı bilemedim, o yüzden gidebildiğim kadar eskiye gittim. İnsanların birbirine sadık kalmayı ne zaman yazıya döktüğünü sordum, iz beni Mezopotamya'ya kadar götürdü. Elimdeki en eski metin Şuruppak'ın Öğütleri, aşağı yukarı beş bin yıl önce, bir babanın oğluna nasıl yaşayacağını sıraladığı bir bilgelik derlemesiydi. Baba oğluna dalavereciden uzak durmayı, ikiyüzlünün huzurunda oyalanmamayı, verdiği sözü tutmayı öğütlüyor. Bir şeyi öğütlemek onun tehlikede olduğunu baştan kabul etmek demek, kimse kimsenin çiğnemediği bir kuralı oğluna vasiyet etmez. En eski metin bile sadakati bir altın çağ olarak değil, daha o zamanlarda bile korunması gereken bir şey olarak anıyor.

Gılgamış'a baktım. İnsanlığın bilinen en eski destanında Gılgamış ile Enkidu ellerini birbirine kenetleyip dost oluyor. Sonra Enkidu ölüyor ve Gılgamış onu bırakamıyor, başında ağıt yakıyor. Güvendiği kolun koparıldığını söylüyor. Ölene sadakat, karşılık veremeyecek olana tutulan defter, insanın yazdığı ilk destanın kalbinde duruyor. Gılgamış bu defteri kapatmayı reddediyor, ölümsüzlüğü arıyor, hesabı sonsuza dek açık tutmak istiyor. Yolun sonunda karşısına çıkan bilge, tufandan kurtulan Utnapiştim (ki tam da Şuruppak'ın öğüt verdiği oğludur) ona tanrıların insana ölümü, kendilerine hayatı ayırdığını söylüyor. İki en eski iz aynı baba oğulda birleşiyor.
En dibe, ilk saf örneğe, çöküşten önceki altın çağa varmayı bekliyordum, hiç varamadım. Her indiğim katman zaten buydu. Çoktan öğütlenmiş, çoktan ölümlü, çoktan yası tutulmuş. Bir yerden sonra bu geri çekilişin kendisi dersim oldu; kökeni bulmakta başarısız olmuyordum, köken yanlış şeydi. Çünkü izini sürdüğüm şeyin tek bir başlangıcı hiç olmamıştı, yalnızca soyu vardı. Foucault'nun soybilim dediği yöntem tam bunu söylüyor. Doğal ve tarihsiz sandığımız şeylerin bir tarihi var ama tek bir doğduğu an yok, yalnızca üst üste binen izler, her katmanda başka bir güç ilişkisi var. Ben de vefanın kökenini değil kaydını izlemeye karar verdim. Kelimenin nerede, ne zaman, kimin elinde anlam değiştirdiğini görmek istedim.
Burada da beklemediğim bir şeyle karşılaştım.
Kelimenin kendisi Arapça, wafa'dan geliyor, w-f-y kökünden. Sözlükteki karşılığı sözü ve vaadi yerine getirmek demek ama sözlüğe inince tuhaf biçimde bir muhasebe dili çıkıyor karşıma. Çıtır'ın Kur'an'daki bütün kullanımları tarayan çalışmasında vefanın anlamları arasında borcu kapatma, hesabı eksiksiz ödeme, hak edileni tastamam verme, ölçüyü ve tartıyı tam yapma sayılıyor. Zıddının adı da el-gadr; sözde durmama, ihanet. Kelime daha ilk anlamında bile bir defter tutuyor. Türkçeye erken girmiş, on birinci yüzyılda Kutadgu Bilig'de geçiyor, yani buraya benim sandığımdan da eski gelmiş. Mevlâna, Mesnevi'de vefayı yazılmamış ama mutlak geçerli bir sözleşme diye tarif ediyor; bir beytinde insanı ağaca benzetiyor, kökü sözünde durmak. Bir başkasında daha sert konuşuyor, vefan yoksa bari konuşma diyor. Kuran ahde vefayı buyururken karşılıklı buyuruyor, ahdime vefa gösterin ki ben de sizin ahdinize vefa göstereyim, yani bu defterin bir kapanışı da var. Aynı ahit fikri Tevrat ile İncil'in adında bile duruyor, biri Ahd-i Atik öteki Ahd-i Cedid, ikisi de Tanrının bir halkla tuttuğu defterin eski ve yeni cildi. O defterin insan hali de orada, dul kalan Rut kendi memleketine dönüp yeniden başlayabilecekken dul kaynanası Naomi'nin yanında kalıyor. Önünde açık bir çıkış varken gitmeyi seçmiyor, bir kadın bir başka kadına bağlanıyor. Aynı kökten bir kelime daha var, vefat, insanın hayat defterinin nihayet denk düştüğü an. Kelime en baştan bir duyguyu değil bir yükümlülüğü, bir hesabı, kapanışı Tanrıya ya da ölüme bırakılmış bir defteri anlatıyor.

Söylemem gerekir ki ben bu metinlere bir mümin gibi değil, dışarıdan girdim. Ultra-seküler bir evde büyümüş biri olarak İslami kaynaklar bana başka bir dil gibi geldi. Çoğu cümlede iki üç kelimede bir durup anlamlarına baktım. Ancak bu dışarıdan bakış yorumlamamı kolaylaştırdı; inananın ahit gördüğü yerde ben defteri görüyordum. Kutsal bir sözden ziyade, tutulması veya kapatılması gereken bir hesap olarak.
Duyguyla yükümlülüğü birbirinden ayıran ilk kişi de ben değildim tabii, Yunanlar çoktan iki ayrı kelimeyle uğraşmış. Önce eskisine baktım, xenia, ev sahibiyle konuk arasında kurulan, kuşaktan kuşağa geçen bir bağ. İlyada'da iki savaşçı, Diomedes ile Glaukos, meydanda karşılaşıp birbirlerini öldürmek üzereyken dedelerinin bir zamanlar dost olduğunu fark ediyor, vuruşmaktan vazgeçip zırhlarını değiştiriyorlar. Homeros araya girip Glaukos'un kötü bir takas yaptığını, altın zırhı verip tunç aldığını, yüz öküzlük değeri dokuza sattığını not düşüyor. Aklını Zeus'un başından aldığını söylüyor. Hesap tutmuyor ama bağ hesabın önüne geçiyor. Aristoteles bir sonraki kuşakta işi tasnif ediyor, Nikomakhos'a Etik'te dostluğu üçe ayırıyor: yarara dayalı olan, hazza dayalı olan, bir de erdeme dayalı olan. Yarara dayalı dostluk yarar bitince biter, diyor, erdeme dayalı olan sürer, çünkü orada karşıdaki kişi kendisi için istenir. İlk iki türe daha az dostluk, daha az kalıcı diyor. Benim yeni ve kişisel sandığım şeyi, arkadaşlarımın beni bir yarar kalemi gibi görmesini, biri iki bin dört yüz yıl önce en alttaki tür diye adlandırmış. Rahatlamadım.

Aristoteles'in erdem dostluğu sadece bir tanım, ama bir yerde yaşamış olması gerekiyordu. Anadolu'da yaşamış. On üçüncü yüzyılda esnaf ahilik denen bir düzende örgütlenmiş, kökü fütüvvete dayanan, kardeşlik ve dayanışma üstüne kurulu bir yapı. Kaynaklar ahiyi tek cümlede topluyor, hiçbir karşılık beklemeden yardım etmeyi kendine iş edinen kişi. Vefa orada bir duygu olmaktan çok bir mesleğin kuralı, çırağın ustaya, komşunun komşuya borcu. Defteri de tutulmuyor çünkü tutulması gerekmiyor.
Romalıların bunun için bir tanrıçası bile varmış, adı Fides. Bugün kullandığımız fidelity (sadakat) kelimesi oradan geliyor. Fides'in ayırt edici yanı, koşullar değişince yükümlülüğü bırakmayı reddetmesiymiş. Katolik kilisesi vaftiz şahidine aynı kökten bir ad vermiş; fidei iussor, iyi niyete kefil olan. Compadrazgo da o şahitten büyümüş, çocuğun vaftizinde anne babayla vaftiz ana babası arasında kurulan, kanla değil ayinle kurulan bir akrabalık. İspanya'dan Latin Amerika'ya taşınmış, çoğu yerde kan bağının önüne geçmiş. Tylor daha 1861'de şaşırıyor buna, kendi babasını, kendi oğlunu dolandıracak bir adamın bile compadre'sine sadık kaldığını yazıyor. Yolda bir ayrıntı daha ilişti gözüme, eski İngilizcede vaftiz akrabasına godsib denirmiş, kelime zamanla aşınıp bugünkü gossip'e (dedikoduya) dönüşmüş.
Compadrazgo'nun ne zaman söndüğünü merak edip aynı makaleye döndüm. Mintz ile Wolf, kurumun tam olarak sanayi kapitalizminin, güçlü bir orta sınıfın ve bireyi bir sermaye ve erdem biriktiricisi gibi gören yeni ahlakın yükseldiği yerlerde neredeyse tümüyle kaybolduğunu yazıyor. Bağ, onu besleyen iktisat değişince kendiliğinden gereksizleşiyor. Aynı düşünceleri başka bir kıtada, başka bir yüzyılda birinin çoktan not düşmüş olması içimi yine rahatlatmadı.
Japonya'da aynı defterin en açık iki kelimesi var. Benedict, on ile giri'yi ayırıyor. On, insanın anne babasından, efendisinden, yolda karşılaştığı herkesten aldığı ömürlük borç. Giri ise o borcun ödenmesi gereken karşılığı, Japonların kendi deyişiyle katlanması en zor olan. En sevdikleri hikayede efendisi öldürülüp sahipsiz kalan kırk yedi samuray, yani Ronin, önce öcü alıyor, sonra hepsi canını veriyor.

Bunların hepsinin bir defteri var; borç, karşılık, ödeme. Bir yerden sonra beni ilgilendiren şey defterin varlığı olmaktan çıkıp kimin elinde kapandığı oldu. Glaukos altın zırhını tunçla değişiyor, Ronin borcunu canıyla ödüyor, compadre babasını aldatsa da sözünü tutuyor, ahi karşılık beklemeden veriyor. Hiçbirinde borçlu oturup defteri denk ilan ederek çıkmıyor. Hesabı kapatan hep başka bir el, Tanrı ya da ölüm, hep de en sonda.
Modern defterin tek yeniliği ise kapatma yetkisinin borçlunun kendisine geçmesi, istediği an, hayattayken.
İkinci bölüm, "Yahuda'dan Alo 199'a: Vefanın Kayboluşu", bu yetkinin nasıl devredildiğini ve bugün nereye vardığını anlatıyor.
Kaynakça
Alster, Bendt. The Instructions of Šuruppak: A Sumerian Proverb Collection. Kopenhag: Akademisk Forlag, 1974.
Aristoteles. Nikomakhos'a Etik. VIII. ve IX. Kitaplar.
Benedict, Ruth. The Chrysanthemum and the Sword: Patterns of Japanese Culture. Boston: Houghton Mifflin, 1946.
Çıtır, Aslan. "Kur'an'da Vefa Kavramının Etimolojik ve Semantik Tahlili." Diyanet İlmi Dergi 58, no. 2 (2022).
Foucault, Michel. The Archaeology of Knowledge and the Discourse on Language. New York: Vintage Books, 2015.
Gılgamış Destanı.
Homeros. İlyada.
Karaismailoğlu, Adnan. "Mesnevi'de Vefa Kavramı ve Kullanım Özellikleri." Semazen.
Mintz, Sidney W. ve Eric R. Wolf. "An Analysis of Ritual Co-Parenthood (Compadrazgo)." Southwestern Journal of Anthropology 6, no. 4 (1950).
