İyi komşu, hoşgörünün sınırını tahammül ile belirliyor: kendininkine dokunmadığı yere kadar. Tip Toe, o sınırın nerede çizildiğini ve utancın yer değiştirince ne olduğunu anlatıyor.
Bazı filmleri, dizileri veya kitapları bitirdiğimizde birine anlatmak için bekleyemeyiz. Benim için de Tip Toe dizisini izlemeyi bitirdiğimde böyle oldu. Çünkü Tip Toe'nun beni sarstığı yer bir sürprizden, beklemediğim bir sondan gelmiyor. Tam tersine, sonu daha ilk beş dakikasında gösteriyor zaten. Beni sarsan şey her şeyin nasıl birden olduğu, yani sıradan bir iyi komşunun oraya nasıl adım adım vardığı.
Dizinin daha ilk bölümünün ortalarında Leo’nun eski dostu Melba ona sinirleniyor. Çünkü Leo ortada büyüyen bir tehlikeyi görmek istemiyor, sanki her şey eskisi gibi yolundaymış gibi davranıyor. Melba’nın söylediği şey basit ama dizinin bütün sinirini kuran şey, aslında hepsi baştan beri böyleydi diyor, kimse sonradan homofobik olmadı, sadece bu yükselen sağ sayesinde artık utanmadan söyleyebiliyorlar, bize zaten hep düşmanlardı. Dizinin derdi de buradan başlıyor, çünkü Russell T. Davies açık, bilinen, kolay teşhis edilen düşmanı anlatmıyor, onun asıl baktığı yer hoşgörülü görünen insan. Gey biriyle, mülteciyle, trans çalışanla bir alıp veremediği yokmuş gibi duran, herkes bildiği gibi yaşasın diyen, ama iş kendi kapısına, kendi oğluna, kendi konforuna dokunduğu anda içindeki o başka şey açığa çıkan adam.
O Adam Clive
Komşusu Leo bir gün iç çamaşırıyla kapıda kalınca onu evine alan, telefonunu kullandıran, sonra bir yedek anahtar isteyip Leo’nun barında işe giren iyi komşu. İlk bakışta mesele yok, iki komşu geçiniyor, hatta yardımlaşıyor. Çoğu yerde aslında Clive’ın erkekliğinin de sınandığını görüyoruz, hepsi beraber bizi finale hazırlıyor.
Clive’ın oğlu George’un gey olduğu, üstelik Leo’yla kısa bir mesajlaşması ortaya çıktığı an o iyi komşudan başka biri çıkıyor. Çünkü tahammül tam da o noktaya kadar dayanıyor; kendi evine, kendi kanına dokunana kadar. Clive bardaki trans çalışanlardan zaten rahatsızdı, ama onu asıl öfkelendiren şey uzaktaki bir yabancı değil, kendi çocuğunun o dünyaya değmesi oluyor.

Clive bunu bir homofobi olarak yaşamıyor tabii, kimse kendi nefretini nefret diye taşımaz sonuçta. Kendini oğlunu koruyan baba olarak kuruyor, Leo’yu “sapık” ilan ediyor, çocuğumu ayarttı diyor, sonra çocuğuma bulaştırdı diyor. Leo’nun otuz iki yıldır taşıdığı HIV’i bir silaha çeviriyor, bir yandan hastalığın gerçekliğini inkar ederken öbür yandan onu bir tehdit gibi sallıyor. İşin en tanıdık yeri de bu oluyor: fobinin kendini hep bir koruma olarak sunması. Çocuğu koruma, aileyi koruma, mahalleyi koruma, yani şiddetin masum taraf gibi konuşabilmesi oluyor.
Burada durmak istediğim kelime “tahammül”. Hoşgörü diyoruz ama içinde bir katlanma var, bir seni çekiyorum hali ki tahammül zaten hoş bulmadığın bir şeye dayanmak demek. Wendy Brown’ın yerinde bir tespiti vardı, tolerans eşitlik kurmaz, tersine bir hiyerarşiyi görgülü bir dille ayakta tutar, çünkü tolere eden taraf her zaman evin sahibidir, hoş görme yetkisini elinde tutandır ve o yetki elinde olduğu için istediği an geri de çekebilir. “Sana tahammül ediyorum” cümlesi, tahammül etmemeyi de seçebilirim cümlesini baştan içinde taşıyor, yani hoşgörünün en kibar halinde bile sesi kısılmış bir tehdit duruyor, Clive’ın kibarlığı da o tehdidin henüz uykuda hali.
Bu tahammül aslında bir de mekana yazılıyor. Dizinin geçtiği Canal Street eski, terk edilmiş fabrikaların arasından çıkarılmış bir yer. O gay village, topluluğa bir sığınak olsun diye ayrılmış, verilmiş bir alan.
Özgürlükten Kapana
Ama dizide o güvenli bölge sonunda linçin gerçekleştiği yere dönüşüyor, Leo tam da o sığınağın ortasında bir direğe asılıyor. Çünkü yukarıdan bir lütuf olarak verilen alan hep koşulludur. Anahtar veren tarafın elindedir ve “size şurayı ayırdım” cümlesi sizi şuraya topladım cümlesini de taşır içinde. Özgürlük diye dağıtılan alanların nasıl birer kapana dönüştüğü de bu, size tanınan yer aynı zamanda sizi sıkıştıran, gerektiğinde üstünüze kapanan yer oluyor. Tahammül yalnızca bir tutum değil, bir de coğrafya yani.
İnsanlar gerçek düşüncelerini toplumsal baskı yüksekken saklar. Dışarıya kabul göreni söyler, ta ki bir eşik aşılıp o baskı gevşeyene kadar, sonra bir anda herkes yıllardır yuttuğu şeyi söylemeye başlar. Yükselen sağ kimseye yeni bir nefret öğretmiyor, sadece eskisinin bedelini düşürüyor.
Dizinin finalinde bu çok net görünüyor, Clive’ın kalabalığı coşturup Leo’yu bir elektrik kablosuyla direğe asması bir anda olmuyor, onu o son noktaya iten şeylerden biri kavganın bir yerinde Leo’ya yardım ettiğinin görüntülenmesi, kendi eski kibarlığının ifşa olması. Artık utanılacak şey gey bir adama düşmanlık etmek değil, gey bir adama bir an iyi davranmış olmak; işte utanç yer değiştirince linç mümkün hale geliyor.
Parmak Ucunda Yürümek
Dizinin adı da buraya oturuyor. Melba bir yerde eskiden bir odaya girince ta-daa derdim, artık parmak ucunda (Tip Toe) yürüyorum, ne olur ne olmaz diyor. Hoş görülen taraf küçülüyor, sesini alçaltıyor, görünmez olmaya çalışıyor. Ama parmak ucunda yürüyen bir taraf daha var, o da hoşgören taraf. Kendi içindeki şeyin etrafında nazikçe dolanan, onu terbiyeyle örten ve terbiye dağıldığı an geriye sadece o örtülen şey kalıyor. Dizi bu yüzden öyle bir sonla bitiyor.
Dizinin bir yerde cesaretini kaybettiğini de söylemek lazım. Clive’ın homofobisinin altına bir bastırılmış arzu koyduğunu gösteriyor bir yerde dizi ve bence dizinin tek korkak anı bu. Çünkü en şiddetli homofobik aslında gizli bir geyse mesele bir anda toplumsal bir konum olmaktan çıkıp özel bir patolojiye, bir kişisel yaraya iniyor. Tabii seyirci de rahatlıyor, o benim gibi değil zaten kendiyle dertli biri diyebiliyor. Halbuki dizinin geri kalanı tam tersini söylüyordu: Clive’ın nefreti bir sapma değildi, çıkarını ve konumunu koruyan sıradan bir adamın gayet işler tutumuydu.
Bunu buradan tanımamak mümkün değil. Yıllarca “benim de gay arkadaşım var”, “ben ayrım yapmam”, sokağındaki Suriyeliye bunlar zaten çalışkan insanlar diyen kişilerin; iş kiraya, işe, apartman toplantısına, sıraya, oya, kendi çocuğuna dokununca nasıl döndüğünü gördük. En hoşgörülü komşu, dilekçe elden ele dolaşmaya başlayınca ilk imzayı atan çıkabiliyor. Tahammül, sizden bir şey istenmediği ve sizin de bir şey istemediğiniz sürece sürüyor. Alan, hak, eşit muamele istediğiniz an bozuluyor. Çünkü baştan kurulan denklem sizin minnettar ve sessiz kalmanız üzerineydi.
Dizinin en soğuk yeri de finalde geliyor. Leo asıldıktan sonra Clive tutuklanıyor ama hayat kaldığı yerden akıyor, mahalle o güler yüzüne geri dönüyor. Hoşgörü de böyle bir şey, bir bedeli olduğu sürece hoşgörü olarak kalıyor. Bedel sıfırlanınca en baştan ne olduğuna geri dönüyor. Dizinin sonunda da şu deniliyor:
“Leo’nun hikayesi devam ediyor, sadece başka isimlerle.”
