Size bir iyi bir kötü haberim var. Kötü haber: İstanbul yaşamak için artık çok kalabalık. İyi haber: “yaşamak taleşından” feragat ederseniz şehrin tadını çıkarabileceğimiz çok güzel tavşan delikleri var. Enfes manzaralı kütüphaneler!
İstanbul’u dinleyemiyorum, gözlerim kapalı. Açıkken bile en ufak dikkatsizliğimde bir insan seline kapılacak, izdihama çalan kalabalığın içinde ayaklar altında kalacağım diye ödüm kopuyor. Hele ki hafta sonuysa, hava güzelse ve Kadıköy, Beyoğlu, Beşiktaş gibi merkezi ilçelerden birindeysem.
Rüzgarlar hafiften esmeyi unuttu sanki. Dev plazaların arasından öfkeyle, hepimizi kaldırımlardan kazımaya niyetli poyrazlar, karayeller esiyor. Denize ulaşabilsek belki dalgalarla gelen bir esintiye kavuşacağız ya, o da nereden baksan 2-3 vesait yol demek.
Avrupa yakası asırlardır yerleşim yeri olmanın cezasını çekiyor adeta. Denizi görmemek için zorla uğraşsan başaramayacağın semtlerde bu cruise gemisinden sonra bir bank vardı, dur şu binayı da atlatalım ilerde bir açıklık olacaktı diye diye denize hasret sahil yürüyüşleri yapmaya çalışıyoruz.
Anadolu yakasında denize erişim kuşkusuz daha kolay, ancak oralar da kurtlar sofrası. Park yeri bulabilmek, tuvalete, markete yakınlık ve gölge olması gibi lüks arayışlarınız varsa mesaiye uyandığımızdan daha erken evden çıkmak şart.
Yaprakların ağaçlarda salladığı yerlerde ise ya mangal dumanından ağaçları göremiyoruz ya da düğün sezonu olduğu için kırları düğünlere kaptırıyoruz. Bari ormanda bir yürüyüş yapıp döneyim desek, köprü trafiğine takılıyoruz. Hani şu parklardaki göl ya da havuz üstü köprülerde çekilen düğün pozlarının onlarca çiftle yarattığı köprü trafiği.
Ancak bugün İstanbullu olmak böyle bir şey. Bunca güzelliğin içinde kafa dinleyecek, soluklanacak, doğaya ulaşacak ya da dostlarla iki sohbet edecek bir imkan bulamadıkça daha çok hırslanıyoruz. Hep daha erken çıkıyor, daha uzağa gidiyor; gerekirse trafiği, dev hoparlörlü o ekibin sevmediğimiz müziğini, gölge kalmadığı için güneşin alnında kavrulmanın çilesini çekiyoruz. Ortalama kafelerin, pubların önünde kuyruklar oluşturuyoruz, iki satır oturabilmek için. O “keyfi” her şeye rağmen yapıyoruz.
Yaşadığımızı hissetmek için devamlı koşmak zorunda olduğumuzu hissettiriyor artık bize İstanbul. Bunca çabanın sonrasında yaptığımız her şeyin başrolü olmak istiyoruz. Sohbet etmiyor, anlatıyor; yanıt verirken kafamızda çoktan belirmiş cümlelerin çıkması için sıranın bize geçmesini bekliyoruz.
Hadi, ne olur, biraz duralım. Bu efsunlu şehrin her köşesi tarihiyle, boğazıyla, kendine ve mevsimine has çiçekleriyle, ağaçlarıyla sonsuz pencereler açmak için sabırsızlanıyor. O pencerelere ev sahipliği yapan en güzel tavşan delikleri ise kütüphaneler. Aslında ne gizliler ne kuytularda. Yalnızca ilgiden yoksunlar.
Çoğumuz için ders çalışmak, bir sınava hazırlanmak ya da akademik bir çalışma yetiştirmek için kapandığı, soyutlanma alanları olarak kodlanmış mekanlar. Ülkemizde maalesef bunların hiçbiri kolay işler değil. Genelde keyifli, öğrenme ya da gelişim odaklı da değil. Biz de yıllarca hem motivasyon hem de izolasyon için kütüphaneleri tercih ettik, ediyoruz. Ancak sağ olsun çoğu tasarımından mobilyalarına, iç mekanda da pek davetkar değil. Çalışma alanlarıysa yetersizlik sebebiyle işgal altında. Kah insanlar, kah bir ara çalışmaya başlayacağına olan inancını yitirmemiş insanların montları tarafından. Hal böyle olunca, kütüphaneler hayatımızın kısıtlı bir döneminde işlevselliği olan, onda da konforsuzluğuyla öne çıkan, başka bir rekabet alanı olarak hafızamızda yer etmişler.
Bugün akademik rekabetten uzak, yalnızca meraklı bir okur olarak kütüphanelere davet ediyorum sizi. Eğer bu şansı verirseniz, tek tük de olsa hayatı tecrübe etmenin her zaman kovalamak olmadığını düşünen diğerleriyle karşılaşacaksınız. Birazdan önereceğim kütüphanelerden birinde pazar günü bir şeyler okumak, zar zor yer bulduğum kahvaltıcıda bayat çay için mirket çevikliğiyle garson kovalamaktan daha ayrıcalıklı hissettirebiliyor bana. Siz ne dersiniz? Ha bir de şaşırtıcı biçimde yeni tanışmalar, dostluklar için de fena bir alternatif değil kütüphaneler. İnsanın tarzan misali aşırı etkin bir rol üstlendiği ani başlangıçlar gibi değil tabi. Daha çok zaman ve kaderin insafına kalmış göz göze gelişler, nezaketler ve hatta müdavimler arasında gelişen minik selamlaşmalar, çay molası sohbetleri.
Diyeceğim o ki, en azından bir kez olsun ziyaret etmenize değecek yerler kütüphaneler. İstanbul’u, tam göbeğinde durup bir kitabın sayfaları arasından izleyebilmenin ayrıcalığı bizi bekliyor. Hem de en manzaralısından!
İBB Atatürk Kitaplığı
Tarihi, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan Atatürk Kitaplığı 1981 yılından beri bugünkü binasında ziyaretçilerini ağırlıyor. Bina Cumhuriyet’in 50. Kuruluş yıl dönümü sebebiyle Koç Vakfı tarafından yaptırılmış ve daha sonra belediyeye devredilmiş. İlk etapta müze, sergi ve kütüphane alanlarının yer alacağı bir kültür kompleksi olarak düşünülmüştür. Cumhuriyet dönemi modern mimarisinin en önemli mimarlarından olan Sedad Hakkı Eldem ve Hakkı Şensoy tarafından altıgen bir formda tasarlanmıştır.

Şehrin Taksim gibi merkezi bir noktasında bu kadar saklı kalabilmesi belki onun korunmasını da sağladı, kim bilir… Yerleşkenin kendine ait çok yoğun bir duygusu var. Daha yaklaşırken sanki zaman kırılıyor ve sizi kullanıma açıldığı yılların İstanbul’una, o keşmekeşin henüz doğmadığı bir İstanbul’a götürüyor. Mimari estetiğiyle beraber iç tasarımı ve detaylarıyla da oldukça huzurlu bir yer. Boğaz manzaralı okuma alanıysa benim için kütüphanenin incisi. Elinizde sevdiğiniz bir kitap, önünüzde İstanbul Boğazı…
Detaylı bilgi almak isterseniz:
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/tr/Anasayfa

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi
Gülhane Parkı'nın hemen tramvay durağı girişinde, bilmeseniz fark bile edemeyeceğiniz, dışarıdan bakınca minik ama şahane bir kütüphane. İçerisi çok kıymetli eser seçkisiyle zihninizde yeni ufuklar açmayı bekliyor. Yerli ve yabancı yüzlerce edebi eseri bünyesinde barındıran bir edebiyat müze kütüphanesi burası.

Kütüphane 2011 yılından beri ziyarete açık. İçeride kitapların sizi çıkardığı yolculuktan başınızı kaldırdığınızda, pencerelerinden Gülhane Parkı'nın tarihe tanıklık etmiş asırlık ağaçlarının büyüsüne kapılıyor insan. Size ağaçların ve çok az insanın bildiği bir sır vereyim. Bu bina aslında padişahların tören alayını izlemek için kullandıkları bir yapı. O atmosferi hayal edin ve kendinizi padişahın yerine koyun. Etkisi biraz daha sürsün, isterseniz okumanızın ardından parkın öteki ucundan çıkıp Sarayburnu’ndan Boğaz’ı sultanların gözlerine layık manzarasıyla koklayın derim.
Detaylı bilgi almak isterseniz:
https://ahtem.kutuphane.gov.tr/

İBB İskele Kütüphaneleri
Beşiktaş, Kadıköy ve Moda İskele Kütüphaneleri denizin üzerinde, panoramik bir manzaranın göz kamaştırıcı güzelliğinde okuma fırsatı veriyor. Beni de her defasında şaşırtmayı başarıyorlar. Sık sık önünden geçtiğim, altından vapura bindiğim bu küçük binaların birkaç merdiven çıkarak beni bütün o hengameden soyutlayışına hayranım. Kitap kafe konseptinde hizmet veriyorlar. Yeter ki başınızı kaldırıp bir şans verin. Okumak, biraz kafa dinlemek ya da çalışmak için hem merkezi hem de kaostan uzak enfes yerler.
Detaylı bilgi almak isterseniz:
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/tr/Anasayfa

Beykoz Yalı Kütüphanesi
Dünyada eşi benzeri olmayan Boğaz manzarasını cam duvarlı bir yalıdan boylu boyunca izlemek biz İstanbullular için mümkün. Beykoz Belediyesi'ne ait Yalı Kütüphanesi ziyaretçilerini göz alabildiğine bir maviliğe doyuruyor.

Gördükleri karşısında insana kendini şanslı hissettirebilecek bir şehir burası. Hele ki bu kütüphanenin penceresinden bakınca. 2024 yılında halka açılan bu kütüphane insanı İstanbul’a küsmekten alıkoyuyor.
Detaylı bilgi almak isterseniz:
https://kutuphane.beykoz.bel.tr/yordam/?p=2&dil=0&devam=2f796f7264616d2f3f703d372664696c3d30

