Edvard Munch'ın Çığlık tablosunun karşısına geçen her insan, figürün o karanlık boşluğuna kendi yutkunamadığı çığlığını, kendi kayıplarını ve adlandıramadığı korkularını yerleştirir.
Fizik bize sesin, ortamdaki taneciklerin birbirine çarpmasıyla ilerleyen mekanik bir dalga olduğunu söyler fakat varoluşsal tını bu nesnel sınırları tanımaz.
Ses, doğası gereği görünmez, bir bedenin karanlık iç boşluğundan kopar, havayı bir anlığına dalgalandırır, başka bir göğse çarpar ya da hiçbir yere varamadan boşlukta erir. Bir çığlığı avucumuzda tutamayız. Çığlığı kilitli bir kutuda saklayıp yıllar sonra kapağını araladığımızda aynı tazelikle yeniden duyamayız. Sesin kaderinde, doğduğu an kendi ölümünü başlatmak, geçip gitmek ve kaybolmak vardır. Yine de insanlık, kaybolmaya mahkum olan bu dalgayı sabitleme arzusundan hiç vazgeçmemiştir. Yazı sözü dondurur, nota melodiyi kağıda sabitler fakat sesin ardındaki bedeni titreten o ilk sarsıntıyı sabitlemek neredeyse imkansızdır.
Bellek ise ses konusunda şaşırtıcı derecede kırılgandır. Birini kaybettiğimizde ya da bir vedanın ardından düştüğümüz boşlukta, zihnimiz görsel detayları uzun süre muhafaza eder. Bir çehreyi zihinde yeniden inşa etmek mümkündür fakat artık dünyada tınlamayan bir sesi hatırlamaya çalışmak, suyun yüzeyinde yayılan bir halkayı yakalamaya benzer. İşte bu yüzden sesin yokluğu çok daha derin bir ontolojik yarık açar. Bir ses sustuğunda o sesin temas ettiği bütün uzam dilsizleşir.
Bu yüzden Edvard Munch'ın Çığlık tablosunun karşısına geçtiğimizde bizi sarsan, deneyimimizi tuhaf ve rahatsız edici hale getiren bu paradokstur.
Sesin resmine bakarız ama kulaklarımıza hiçbir şey ulaşmaz. Yine de o tuvaldeki resim, sanat tarihinin en sağır edici nesnelerinden biridir. İskeleti andıran figür iki eliyle yüzünü kavramıştır. İnsan çehresinin hatları erimiş; geriye yalnızca dehşetin anatomisi kalmıştır. Figürün hemen arkasında, köprünün üzerinde duran iki siluet ise dünyanın kayıtsız akışına tutunmuşçasına sakince uzaklaşmaktadır. Köprü uzanır, fiyort tekinsizce kıvrılır, gökyüzü ise kan kırmızısı ve alev turuncusu dalgalarla yayılır. Bu yalnızca sakin bir tabiat tasviri değildir. Doğa burada pasif bir arka plan olmaktan çıkmış, adeta bükülmüştür. İnsan ruhundan taşan bir fırtına dışarıdaki manzaraya bulaşmış ve kendisine çekmiştir.
Munch'ın 1892 tarihli günlüğünde iki arkadaşıyla gün batımında yürürken gökyüzünün birdenbire kan rengine büründüğünü, kentin ve fiyordun üzerine dökülen dayanılmaz bir kederle geride kaldığını yazar; hemen ardından da o cümleyi ekler:
Doğanın içinden geçen sonsuz, devasa bir çığlık hissettim.
(Ich fühlte das grosse Geschrei durch die Natur.)

Çığlık figürden fışkırmaz, kainattan kopup figürün üzerine çöker. Figürün kulaklarını kapatması dışarıdan hücum eden o amansız frekansı durdurma, onu filtreleme çabasıdır. Munch için madde dilsiz değildir. Resimdeki sıvılaşmış ve akışkan eğriler, ses dalgalarının görünmez yayılışını, havadaki titreşimlerinin dönüşümünü görünür kılar. Renkler birbiriyle çatışarak tınlar, köprünün sert perspektifi bir uğultu üretir. Ses, Munch'ın fırçasında gözle işitilen bir dalga boyuna evrilir.
İnsan, travmatik bir deneyimle, ani bir kayıpla ya da tekinsiz bir yabancılaşmayla karşılaştığında söz hükümsüz kalır. Dil, sembolik düzenin ve gündelik aklın aracıdır, oysa dehşet sözden önceki duraktır. Kelimeler göğüs kafesinde düğümlenip tükendiğinde, sahneye bütünüyle beden çıkar. Dilin terk ettiği yeri somatik belirtiler doldurur. Göğüs kemiğinin ardında açıklanamaz bir ağırlık, nefes borusunu daraltan bir baskı ve kulakların içinde çınlayan o yüksek frekanslı biyolojik gürültü ortaya çıkar. Her anlatılamamış yas, bedensel bir odaya yerleşir. Ağızdan çıkıp havada dağılmayan ses, içeriye doğru yankılanır; iç organların çeperlerine çarparak bedeni kendi yankı odasına çevirir.
Yasın ve travmanın bu içsel tınısı, sanılanın aksine sessiz ve durağan değildir, aksine son derece gürültülüdür. Zihinde durmaksızın tekrarlanan yarım kalmış diyaloglar, söylenememiş itiraflar, sağır edici iç monologlar, kişiyi dış dünyanın sesine karşı bütünüyle hissizleştirir. Munch'ın figürü işte bu içsel yankının anatomisidir. O köprünün üzerinde donup kalan beden, dışarıdaki iki arkadaşının adımlarını, rüzgarın sesini ya da kentin gürültüsünü işitmez. O, yalnızca kendi kaburgalarının arasında sıkışıp kalmış, dışarı taştığında tüm manzarayı alev rengine boyamış frekansın sesini duyar.
Bu yüzden Çığlık tablosuna bakarken sorulması gereken asıl soru, figürün neye çığlık attığı değil, onun neden birdenbire o tahta köprünün ortasında yapayalnız kaldığıdır. Arkadaşları yürümeye devam eder, o ise arkada kalır.
Kayıp ve keder, insan hayatına çoğunlukla tam da bu kopuşla sızar. Dünya hiçbir şey olmamış gibi kendi mekanik döngüsünü sürdürmeye devam eder. Otobüsler kalkar, vitrin ışıkları yanar, insanlar kahkahalarla yanınızdan geçip gider, akşamlar iner, sabahlar doğar. Kainat, yasın içinde kopan kıyamete karşı kusursuz bir kayıtsızlık içindedir ve yasın en ağır, en sağır edici çelişkisi buradadır.

Bir insanın yokluğunu fiziksel dünyaya anlatamazsınız. Sandalye aynı yerde durur, kahve fincanı masanın üzerindedir, çelik kapının anahtarı her zamanki metalik tıkırtısıyla döner. Bütün nesneler yerli yerindedir fakat o nesneleri anlamlandıran tını artık yoktur: O adımı haber veren zemin gıcırtısı, kapı eşiğindeki o hafif nefes veriş. Dışarıdaki hayat ne kadar normalse, içerideki sessizlik o kadar gürültü üretir.
Munch bu tekinsiz gürültüyü çok erken yaşlarda öğrenmişti. Beş yaşında annesini, on dört yaşında çok sevdiği ablası Sophie'yi tüberkülozdan kaybetti. Evin koridorlarında yankılanan öksürük sesleri, kesik kesik alınan nefesler ve ardından gelen o kaskatı sessizlik, onun işitsel hafızasının ilk harfleriydi. Ölüm, Munch için kitaplardan öğrenilen soyut bir kavram değil, evin havasını değiştiren, pencereleri titreten somut bir ses ve o sesin aniden kesilmesi haliydi. Munch'ı büyük bir sanatçı kılan, bu otobiyografik travmaları kişisel olarak bırakmamasıdır. O, bu sızıyı evrensel bir sese dönüştürmüştür. Annesinin veya ablasının yasını, köprüdeki figürün kucağına bırakır ve böylece kişisel bir çığlık, insan türünün ortak ağıtını oluşturur.

Sanatın gücü, bize ait olan ve taşırken altında ezildiğimiz acıyı, yalnızca bize ait olmaktan kurtarmasında yatar. Çığlık'taki figürün cinsiyetsiz, yaştan arınmış, neredeyse embriyoyu andıran kimliksizliği tesadüf değildir. Kimin öldüğünü, neyin kaybedildiğini, kederin adını bilmeyiz. Tam da bu belirsizlik sayesinde, yüzyılı aşkın bir süredir o tuvalin karşısına geçen her insan, figürün o karanlık boşluğuna kendi yutkunamadığı çığlığını, kendi kayıplarını ve adlandıramadığı korkularını yerleştirir. Tablo, insanlığın kolektif bir yankı odası işlevi görür. Biz o tuvale baktığımızda, Munch'ın feryadını dinlemeyiz; onun fırçasıyla tuvale döktüğü o frekansta, kendi içimizdeki o sessiz gürültünün nihayet bir yankı bulduğunu, dünyada bir karşılığı olduğunu fark ederiz.
Ses, yalnızca havada salınan moleküllerden ibaret değildir. Kimi ses havada bir an titreşir, teni sıyırır ve sonsuza dek dağılır. Kimi ses bir hatıranın ya da bir cümlenin kıvrımında asılı kalarak ömür boyu zihni tırmalar. Kimi ses ise içeriye çekilip sessizliğe bürünerek var olabilecek en yoğun ağırlığı kazanır.
Kaybetmek, bir sesi dünyadan bütünüyle silmek demek değildir. Bazen o sesi başka bir algı düzeyinde, bir tablonun alev kırmızısı dalgalarında, boşalmış bir odanın uğultusunda ya da yıllardır susturduğumuzu sandığımız göğüs kafesimizin derinliklerinde duymayı öğrenmektir. Belki de bir resmi gerçekten işittiğimiz an, onun bize dışarıdan ne söylediğini anladığımız an değildir; kendi içimizdeki o dilsiz kıyameti nasıl konuşturduğunu dehşetle ve hayranlıkla fark ettiğimiz andır.
