Ne tam canlı ne tam ölü, ne uslu ne deli. Ophelia bir kişi değil, bir eşiktir, ve sanat dört yüz yıldır o eşikte oyalanıyor.
Sanat tarihi bazı ölümleri unutmaz. Bazı bedenleri yüzyıllarca tekrar tekrar diriltir. Edebiyatın, sinemanın ve müziğin içinde yeniden doğarlar. Ophelia bunlardan biridir. Dört yüz yıldır suyun yüzeyinde yüzen çiçeklerin arasında görülür, bazen bir labirentin taş koridorlarında yürür, bazen bir şarkının sözlerinde yeniden adlandırılır. Her çağ onu kendi korkularına, arzularına ve kadınlık anlayışına göre yeniden yaratır. Shakespeare onu birkaç sahnede ölüme bırakmıştır fakat ressamlar, şairler, yönetmenler ve müzisyenler onu dört yüz yıldır yeniden öldürmektedir. Bu durum yalnızca edebi bir hayranlık değildir. Aynı zamanda sanatın ölüm, güzellik ve kadınlık arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğuna dair felsefi bir sorudur.
Onun hikâyesi, konuşamamanın hikâyesidir. Babasının sözleri, ağabeyinin öğütleri ve Hamlet'in çelişkileri arasında sıkışır. Trajedide herkes konuşur; krallar, prensler, hayaletler, katiller... Ophelia ise giderek sessizleşir. Sonunda aklını mı kaybettiği, yoksa dünyanın yükünü mü taşıyamadığı tam olarak bilinmeden suya karışır. Ophelia'nın ölümünü bile kendi ağzından dinleyemeyiz. Onun sonunu başkaları anlatır. Ophelia öldüğünde yalnızca bir karakter ölmez. Bir görüntü doğar.
Ophelia, yüzyıllar boyunca kadınların üzerine yüklenen sessizliğin sembolüne dönüşmüştür. Ressamlar onu beyaz elbiseler içinde çizmiş fakat suyun üzerinde duran o güzel görüntünün altında başka bir şey vardır; duyulamayan bir ses. Özellikle John Everett Millais'nin ünlü Ophelia tablosunda bu durum açıkça görülür. Seyirci bir cesede bakmaktadır ama tabloyu güzel bulur. İşte estetik felsefesinin en eski paradokslarından biri burada ortaya çıkar; insan neden acının temsilinden haz duyar?

Tam bu noktada Julia Kristeva devreye girer. Kristeva'nın "iğrenç" ya da "abject" kavramı, sınırların bozulduğu yerleri anlatır; yaşam ile ölümün, ben ile ötekinin birbirine karıştığı anları. Ophelia tam da böyle bir figürdür. Ne tamamen canlıdır ne tamamen ölü. Ne tamamen masumdur ne tamamen delidir. Suyun üzerinde yüzen bedeni bir eşik hâline gelir. Belki de sanatın ona tekrar tekrar dönmesinin nedeni budur. Çünkü Ophelia bir kişi olmaktan çok bir sınırdır.
Shakespeare'in Ophelia'sı bu sınırda kaybolur. Ancak Pan'in Labirenti filmindeki Ofelia aynı sınırı geçmeye çalışır. Burada ölüm estetik bir görüntü olmaktan çıkar ve etik bir soruya dönüşür. Labirent önemli bir semboldür. Labirent yalnızca karmaşık bir yapı olmaktan çıkar, insanın kendi içine yaptığı yolculuğun simgesidir. Antik çağdan beri labirentler benlikle karşılaşmanın mekanları olarak düşünülmüştür. Ofelia'nın karşısındaki asıl canavar fantastik yaratıklar değildir. Asıl canavar, mutlak otoritedir. Faşizmdir. İtaat talebidir. Bu nedenle film, Shakespeare'in trajedisinden farklı bir yerde durur. Ophelia dünyaya yenilirken Ofelia dünyaya karşı bir seçim yapar. Labirent bu yüzden önemlidir. Nehir insanı sürükler, labirent ise seçim yapmaya zorlar. Ophelia'nın kaderi suyun akıntısına bırakılmış gibidir. Ofelia ise yol ayrımlarında durur. Hangi kapıyı açacağına, hangi yasağa uyacağına, hangi bedeli ödeyeceğine karar verir. Belki de bu yüzden biri trajedinin kurbanı olarak hatırlanırken diğeri direnişin sembolü hâline gelir. Yine de ikisinin arasında görünmez bir bağ vardır. Her ikisi de çocukluk ile yetişkinlik arasında sıkışmıştır. Her ikisi de kendilerinden büyük bir dünyanın talepleriyle karşı karşıyadır ve her ikisi de gerçeğin katlanılmaz olduğu anlarda başka bir eşiğe yönelir.
Kültür-Sanat Pusulası
Türkiye'den ve tüm dünyadan kültür-sanat gündemini derleyip her Pazar sizin için seçiyoruz.

Modern kültürde ortaya çıkan yeni Ophelia figürü ise başka bir dönüşüme işaret eder. Bugün Ophelia'nın ölümünden çok anlatısı ilgi çekmektedir. Çünkü çağdaş sanatın temel meselelerinden biri; "hikâyeyi kim anlatıyor?" sorusudur. Bu noktada Michel Foucault'nun düşüncesi hatırlanabilir. Foucault'ya göre iktidar yalnızca yasaklayan bir güç değildir, aynı zamanda anlatılar üreten bir güçtür. Bugün ise Ophelia yeniden değişmektedir. Popüler kültür onu yalnızca ölen genç kadın olarak değil, hikâyesi geri alınan bir figür olarak düşünmeye başlamıştır. Taylor Swift'in "Ophelia" göndermesi taşıyan şarkısında da karşımıza çıkan şey budur; artık mesele Ophelia'nın nasıl öldüğü değil, onun hikâyesinin kim tarafından anlatıldığıdır. Çünkü modern çağın temel sorusu ölüm değil, anlatıdır. Bir kadının yaşamına kim anlam verir? Onun kaderini kim yazar? Onun sessizliğini kim yorumlar?

Bu hikâye, kadın sesinin yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümün hikâyesidir. Önce suyun altında kaybolan bir fısıltıydı. Sonra labirentte yankılanan bir adım sesi oldu. Şimdi ise şarkıların, filmlerin ve metinlerin içinde yeniden konuşuyor.
Belki Ophelia hiç ölmedi.
Belki yalnızca sudan çıkıp yürümeyi öğrendi.
