Bulutsuzluk Özlemi'nin kırk yıllık hikayesinin anlatıldığı “Yaşamaya Mecbursun!” belgeselini yönetmeni Caner Kaya ve Bulutsuzluk Özlemi'nin kurucusu ve solisti Nejat Yavaşoğulları'yla konuştuk.
Bugün canın çok sıkkın, her şey sana zor geliyor, olabilir
Bugün aşkın bitmiş, o seni terk edip gitmiş, olabilir
Sanki sen hiç bilmediğin, bir kaos içindesin, kim bilir
Günlerin getirdiği, senin yitirdiklerin, sanki hiç umut yok, çok yorgunsun
Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun!
Bazı şarkılar çıktıkları döneme aittir. Bazılarıysa tuhaf bir biçimde yıllar geçse de eskimez hatta dinleyicileri değişirken şarkılar da yeni hayatlar bulurlar. Bulutsuzluk Özlemi'nin şarkıları benim için biraz böyle.
“Sözlerimi Geri Alamam” 1990'da yayımlandı. Ben ise 1996 doğumluyum. Yani şarkının ilk dinleyicilerinden olmam mümkün değil; buna rağmen çocukluğumun şarkılarından biri. Üstelik aynı yıllarda yayımlanan, o dönem çok dinlenen pek çok şarkı bugün ancak bir “90'lar Nostaljisi” listesinde karşımıza çıkarken “Sözlerimi Geri Alamam” hâlâ bir konser başladığında binlerce insanın aynı anda söylediği bir şarkı. Belki “marş” demek iddialı olacak ama belli bir kuşak için gerçekten öyle. Sonra o kuşağın çocuklarına da geçmiş…
Yaşamaya Mecbursun da benim için aynı yerde duruyor. Şarkının insana tuhaf bir huzur veren melodisinin altında dünyanın hiç de huzurlu olmayan gerçekleri var. Çocukken Mostar Köprüsü'nün yıkılmasını ya da Neretva'nın kim olduğunu, insanların bu olan bitene neden bu kadar üzüldüğünü pek anlamazdım. Şimdi anlıyorum. Hatta belki Bulutsuzluk Özlemi'nin müziğiyle ilgili en etkileyici şeylerden biri bu: Bazı şarkıların anlamına yetişmek için biraz büyümek gerekiyor.

Caner Kaya'nın yönettiği "Yaşamaya Mecbursun!” belgeselini Karaca Sineması'nda izlerken de sürekli bunu düşündüm. Film Bulutsuzluk Özlemi'nin kırk yıllık hikayesini anlatıyor ama aslında yalnızca bir grubun hikayesini izlemiyoruz. Bir ülkenin şehirlerini, siyasetini, umutlarını, hayal kırıklıklarını, konser salonlarını, sokaklarını ve değişen kuşaklarını da izliyoruz.
Belgeselde grubun eski ve yeni üyelerinin yanı sıra Murat Meriç, Bedri Baykam, Kaan Tangöze, Harun Tekin gibi Bulutsuzluk Özlemi'nin hikayesinin farklı yerlerine tanıklık etmiş isimler de var. Temmuz ayı başlarında Karaca Sineması'ndaki gösterimi Sina Koloğlu ve filmin yapımcısı Aslı Filiz’in de katılımıyla izledik; ardından gerçekleşen söyleşide salonun ilgisi en az film kadar etkileyiciydi. Belki de en güzeli, izleyiciler arasında çok farklı yaşlardan insanların olmasıydı. Bulutsuzluk Özlemi'nin kırk yıl sonra hâlâ yaşayan bir grup olduğunu anlatmak için bundan daha iyi bir görüntü düşünmek zor.
Film boyunca benim için en çarpıcı keşiflerden biri ise grubun 1997'de Şırnak'ın İdil ilçesine yaptığı yolculuktu. Dönemin koşullarında İdil'e gidiyor, konser veriyor; çocuklarla, gençlerle, yaşlılarla buluşuyorlar. Bugünden o görüntülere bakarken insan ister istemez şunu düşünüyor: Böyle bir yolculuğu bugün yeniden gerçekleştirmek isteseler aynı şeyi yapabilirler miydi?
Belgeselin başlarında Murat Meriç’in ortaya attığı bir soru film boyunca aklımda kaldı: “Beatles olmasaydı Nejat Yavaşoğulları nasıl biri olurdu?” Bu sorunun cevabını ararken insan ister istemez Nejat Yavaşoğulları’nın nasıl bir şarkı yazarı olduğuna da bakıyor.
Çünkü onun anlattığı şehir; rutubetiyle, apartmanıyla, sabah kalkışıyla, bozuk musluğuyla, politikasıyla, aşkıyla, can sıkıntısıyla yaşayan bir yer. Büyük meseleler de gündelik hayatın tam ortasından anlatılıyor. Belgesel bu gündelik ayrıntıların peşinden giderken yalnızca bir rock grubunun kırk yıllık hikayesini değil, o şarkıların içinden geçen Türkiye’yi de anlatıyor.
“Yaşamaya Mecbursun!”un yolculuğu da Karaca’daki gösterimle bitmiyor. Belgesel Eylül ayında Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde de izleyiciyle buluşacak. Bulutsuzluk Özlemi’nin kırk yıldır yaptığı gibi hikaye biraz daha dolaşacak, başka salonlarda başka kuşaklara ulaşacak.
“Şarkılar Yaşanmışlıklardan ve Daha Güzel Bir Dünya İçin Kurulan Düşlerden Ortaya Çıktı”
“Yaşamaya Mecbursun!” belgeselini yönetmeni Caner Kaya ve Bulutsuzluk Özlemi'nin kurucusu ve solisti Nejat Yavaşoğulları'yla konuştuk ve ortaya bu güzel röportaj çıktı.
Söz belgeselden başladı ama kırk yıllık bir müzik hafızasını ve hâlâ neden bu şarkıları dinlediğimizi de konuştuk.

“Yaşamaya Mecbursun!” fikri ilk ne zaman ortaya çıktı?
Caner Kaya: Bulutsuzluk Özlemi, benim çocukluğumdan beri hayranı olduğum, bugün de konserlerine gittiğim, müziğini dinlediğim bir grup. Bundan üç sene önce, yine konserlerinden birini izlerken aklımda böyle bir belgesel yapma fikri oluştu. Sonrasında uzun bir araştırma ve geliştirme dönemi geçirdim; Nejat Yavaşoğulları'yla tanışıp ona fikrimi anlattım. O da yapabileceğimizi düşünmüş olacak ki bize yeşil ışık yaktı ve çalışmaya başladık.
Nejat Yavaşoğulları: Eğer “Yaşamaya Mecbursun” fikri derken şarkıyı kastediyorsanız şöyle oldu: Yolda giderken arabamda haber dinliyordum. Haberlerde Srebrenitsa'da katliam olasılığından ve haber alınamamasından söz ediliyordu. Şarkı o zaman aklıma geldi. “Yaşamaya Mecbursun”u bir başlık olarak düşündüm.
Eğer Yaşamaya Mecbursun! belgeselini soruyorsanız, uzun zamandır grubun belgeselini çekmek isteyen çeşitli girişimler oldu. Hatta başlayıp çekimler yapan ancak sonunu getiremeyen birkaç çalışma da vardı. En son bir konserde elinde dosyasıyla bana ulaşan Caner Kaya, bu işi sonuna kadar götürebileceğinin güvenini verdi. Benim de onayımla çalışmaya başladı. İlk taslaklardan sonra yaşanan pratik içerisinde belgesel şu anda seyrettiğiniz haline kavuştu.
Belgesel boyunca yalnızca grubun tarihini anlatmıyorsunuz; Türkiye'nin son kırk yılını da görüyoruz. Baştan beri hedefiniz biyografik bir müzik belgeselinden daha geniş bir dönem anlatısı kurmak mıydı?
Caner Kaya: İlk yazdığım senaryo bu değildi aslında. Fakat şunu söyleyebilirim: Başından beri hedefimiz bu belgeseli Bulutsuzluk Özlemi'ni hiç bilmeyen, hatta dünyanın bambaşka yerlerinde yaşayan insanlara izletmekti. Bunun için de “Grup şunu yaptı, şunlar oldu…” şeklinde bir anlatının yeterli olmayacağını biliyorduk. Türkiye tarihiyle kurduğumuz paralellikler filmin hazırlık aşamasında şekillendi.
Nejat Yavaşoğulları: Zaten Bulutsuzluk Özlemi özellik olarak böyle bir gruptu. Şarkıları yaşanmışlıklardan, daha güzel bir dünya için kurulan düşlerden ortaya çıkan şarkılardı. Yönetmenimiz Caner Kaya okul yıllarından beri konserlerimize gelen, grubu ve şarkılarını çok iyi bilen bir arkadaşımız. Çalışmalar sırasında senaryo da soruda bahsettiğiniz şekle dönüştü. Bu, Caner'in yönetmen olarak kendi düşüncelerini ve yorumunu ortaya koymasıyla gelişen bir şeydi. Bence yerine de oturdu. Belki de belgeseli seyredenlerin etkilenmesinin nedeni, yaşanan hayatların bir şerit gibi gözlerinin önünden geçmesi ve bütün bunların içinde umudun yitirilmemesi duygusu. Bunu tarif etmek biraz zor.
Bir “Kent Ozanı”
Belgeselde beni en çok etkileyen şeylerden biri Bulutsuzluk Özlemi'nin “şehirli ozan” kimliği oldu. Anadolu Rock'ın hakim olduğu bir dönemde apartmanları, meydanları, çevreyi, kent hayatını ve gündelik siyaseti; kısacası kent gerçekliğini anlatıyorlardı. Sizce bu, Bulutsuzluk Özlemi'ni çağdaşlarından ayıran özelliklerden biri miydi?
Nejat Yavaşoğulları: Özelliklerden biri kesinlikle buydu diyebiliriz.
Caner Kaya: Bu, grubun birçok özelliğinden yalnızca biri. Bizde Bulutsuzluk Özlemi’ne kadar, hatta sonrasında da gündelik hayatı anlatan şarkı sözüne çok az rastlanır. “Sabah oldu, kalktım...” diye başlayan şarkı pek olmaz mesela; aşk şarkıları da hep soyut bir yerden konuşur. Nejat abinin sözlerini diğerlerinden ayıran en önemli özellik bu diye düşünüyorum. Gündelik hayatı, kendi gördüğünü ve yaşadığını anlatıyor; üstelik bunu çok iyi yapıyor.
Bugünden geriye baktığınızda Bulutsuzluk Özlemi'ni yalnızca bir rock grubu olarak mı, yoksa Türkiye'nin kent hafızasını tutan kültürel aktörlerden biri olarak mı görüyorsunuz?
Caner Kaya: Benim için Bulutsuzluk Özlemi elbette bir rock grubu. Kent hafızasını tutmak gibi bir dertleri olduğunu düşünmüyorum. Bu, bilinçli olarak “Haydi kent belleğini tutalım,” denerek ortaya çıkan bir şey değil. Nejat Yavaşoğulları bir ozan, bir kent ozanı. Halk müziğinden bildiğimiz ozanlar nasıl kendi hayatlarını anlatıyorsa, Bob Dylan nasıl kendi yaşadıklarını yazıyorsa, Nejat abi de gördüğünü şarkıya çeviriyor. Hep birlikte bir şeyler yaşıyoruz; bunun içinde şehir de var, siyaset de, çevre sorunları da, aşk da. Onlar da ne yaşıyorsak sözleriyle kendilerince bir cevap veriyor. Fakat Bulutsuzluk Özlemi'ni yalnızca anlattığı konularla sınırlamak yanlış olur. Türkiye'de dünya standartlarında rock müziğini ilk onlar yaptı; ilk akustik konser kaydını da, senfoni orkestrasıyla ilk konseri de onlar gerçekleştirdi. Bu yüzden bence grubun sözleriyle anlattıklarından daha önemli yanı müziğidir; hep de öyle kalacak.
Nejat Yavaşoğulları: Bence Bulutsuzluk Özlemi, dünyadaki örneklerini de gördüğümüz gerçek bir müzik grubuydu. Sanatsal açıdan çağını anlamış, kavramış ve buna göre ürünler veriyordu. Grup her zaman kendini başarılı bulduğu dünya gruplarıyla aynı kategoride görüyor ve bu şekilde uğraş veriyordu.
Kırk Yılı Arşivlemek
Kırk yılı anlatmak ciddi bir arşiv çalışması gerektiriyor. Belgesel boyunca sizi en çok zorlayan arşiv görüntüsü ya da peşinden en uzun süre koştuğunuz kayıt hangisiydi?

Caner Kaya: Nejat abinin elinde çok büyük bir arşiv vardı zaten ama bu arşiv, artık oynatıcısı bile çok zor bulunan VHS, Betacam gibi kasetlerden oluşuyordu. Buradan, onun bile varlığını unuttuğu kayıtlar çıktı; filmde kullandığımız grup kayıtlarının çoğu da oradan geldi. Bunun dışında döneme dair kullandığımız görüntüleri bulmak için özellikle yapımcımız Aslı Filiz büyük bir çaba sarf etti. İsteyip alamadıklarımız, arayıp bulamadıklarımız da oldu fakat sonunda hepimizi mutlu eden bir yere geldik.
Kurgu aşamasında vazgeçmek zorunda kaldığınız ama çok sevdiğiniz bir bölüm oldu mu?
Caner Kaya: Filmin ilk montajı son halinden yaklaşık elli dakika daha uzundu. Tabii bu her filmde böyle olur; önce uzun bir kaba kurgu çıkar, sonra yavaş yavaş budanır, incelir ve son halini bulur. Buna rağmen “Şunu da koysaydık.” dediğimiz, arkada bıraktığımız bir bölüm olmadı. Kısaltmaları bölüm atarak değil, bölümlerin içini sadeleştirerek yaptık.
Nejat Yavaşoğulları: Benim tabii ki aklımda değişik sahneler, değişik konserlerden alınan anlar vardı. Ancak film işi böyledir; müzikte de olduğu gibi bazen çok hoşumuza giden yerleri kullanamamak durumunda kalabilirsiniz.
Sanatın Toplumu Değiştirme, Dönüştürme Gücü
Bulutsuzluk Özlemi uzun yıllardır politik duruşunu saklamayan bir grup. Bugün ise sanatçılar sık sık “Sadece müzik yap” baskısıyla karşılaşıyor. Belgeselde de sanatın halktan kopuk olmaması gerektiğine dair bir tartışma var. Sizce film aynı zamanda sanatın toplumsal rolüne dair de bir şey söylüyor mu?

Caner Kaya: İlk yazdığım senaryodan filmin bitişine kadar anlatmak istediğim konulardan biri, hatta belki de birincisi buydu. Fakat ben bunu sanatın toplumsal sorumluluğu olarak görmüyorum; kimsenin böyle bir sorumluluğu olduğunu da düşünmüyorum. Sadece müzik yapan da olabilir, resim yapan da, heykel yapan da. Benim burada anlatmak istediğim, sanatın ve sanatçının toplumu değiştirme, dönüştürme gücü. Sanatın toplumları değiştirebileceğine inanıyorum. Bulutsuzluk Özlemi de yaptığı müzikle, kendini dinleyen insanların hayatına dokunmasıyla bunu kanıtlamış gruplardan biri.
1997'de Şırnak İdil'de Bir Rock Konseri
Belgeselde Şırnak'ın İdil ilçesine yapılan ziyaret özellikle etkileyici. Bir konser vermenin ötesinde çocuklarla kurulan ilişkiyi ve bölgeye götürülen enstrümanları görüyoruz. Bu bölüm sizin için neden önemliydi?
Caner Kaya: Bu soruya en iyi cevabı filmde Murat Meriç veriyor aslında. Güneydoğu'nun o yıllardaki koşulları düşünüldüğünde bir rock grubunun gidip İdil'de konser vermesi gerçekten olağanüstü. Aslında bu bölüm, filmin bütünü içinde bir önceki sorunun cevabını da destekliyor: 1997'de orada grubu dinleyen biri için bu konser bir kapı açtıysa, bir fikir, bir umut verdiyse bundan daha değerli bir şey yok.
Müzik Tutkusu mu, İnat mı?
Belgeselde Nejat Yavaşoğulları'nın mütevazı ama bir o kadar da dirençli bir karakter olduğunu görüyoruz. Bulutsuzluk Özlemi'nin kırk yıldır ayakta kalmasını sağlayan şey yetenek miydi, inat mıydı, yoksa başka bir şey mi?
Caner Kaya: Nejat abi hem çok yetenekli bir müzisyen hem de mükemmeliyetçi bir insan. Grubu ayakta tutanın bu ikisinin birleşimi olduğunu düşünüyorum. Hem çok iyi şarkılar yazmışlar hem de bunları olabilecek en iyi şekilde, dünya standartlarında kayıtlarla bize ulaştırmak için çok çaba sarf etmişler. Üstelik bu geçmişe dair bir şey değil, bugün de devam ediyor. Grup kırk yılı geride bırakmışken bile Nejat abi her konserden sonra “Nasıl daha iyi çalabiliriz, müziği nasıl geliştirebiliriz?” sorusunun peşine düşen biri.
Nejat Yavaşoğulları: Ben Nejat olarak bunun öncelikle bir müzik tutkusu olduğunu söyleyebilirim. İnat kısmına gelince, benim sabırlı ve inatçı olduğumu başkalarından çok duymuşumdur.

“Kütürdet Beni Rutubet" Bir İstanbul Türküsüdür
Belgeseli hazırlarken yeniden keşfettiğiniz ya da bugün bambaşka anlam kazandığını düşündüğünüz bir Bulutsuzluk Özlemi şarkısı oldu mu? Benim için bu şarkı “Kütürdet Beni Rutubet”ti. İlk anda absürt gibi görünen ama kent yaşamına dair güçlü bir metafor kuran bir şarkı olduğunu düşündüm. Sizin için bu şarkının yeri nedir?
Caner Kaya: “Kütürdet Beni Rutubet” bir İstanbul türküsüdür. Bu yüzden de yazıldıktan kırk yıl sonra hâlâ ayaktadır, hâlâ dinleyenlere bir şey ifade eder; bundan sonra da edecektir.
Yaşamaya Mecburuz Ama Nasıl?
“Yaşamaya Mecbursun!”dan çıktığımda bende kalan yalnızca Bulutsuzluk Özlemi hakkında öğrendiğim onlarca yeni ayrıntı değildi. Daha çok, kırk yıl boyunca aynı şarkıların neden eskimediği sorusunun cevabıydı.
1990 tarihli Uçtu Uçtu albümünde “Acil Demokrasi” diye bir şarkı var. Albümün kapağını Bedri Baykam tasarlamış. Otuz altı yıl sonra şarkının adını okuduğunuzda “Neyse ki artık acil değil!” diyemiyoruz. Bu durum bir şarkının zamansızlığını kanıtlıyor olabilir ama ülke adına pek de övünülecek bir zamansızlık değil.
1997'de İdil'de verilen konserin görüntüleri de benzer bir his bırakıyor. Kaynaklarda ilçenin ilk rock konseri olarak geçen bu buluşmanın üzerinden neredeyse otuz yıl geçti. O görüntülere bugün baktığımda “Ne kadar ilerlemişiz.” düşüncesinden çok, “Bunu bugün yapabilir miydik?” sorusu geliyor aklıma.
Bulutsuzluk Özlemi'nin “şehirli ozan”lığı da burada anlam kazanıyor. Ozan geleceği tahmin eden kişi değil; yaşadığı zamanı yeterince iyi gören kişi. Bazen zaman değişmediğinde, onun anlattıkları da eskimiyor.
Murat Meriç filmin başlarında Beatles olmasaydı Nejat Yavaşoğulları'nın nasıl biri olacağını düşündüren bir soru ortaya atıyor. Ben filmden çıkarken bunun tersini düşündüm: Bulutsuzluk Özlemi belki Here Comes the Sun'ı yapabilirdi. Ama Beatles Kütürdet Beni Rutubet'i yapamazdı.
Çünkü güneş her yerde doğuyor. Ama rutubet bambaşka bir mesele…
