Nolan'ın kamerası İthaka'ya varmadan önce, üç bin yıllık bu destanın asıl sırrına bakıyoruz. Odysseus "ben" derken bizim anladığımızı kastetmiyordu, çünkü o çağda "ben" henüz doğmamıştı.
Öncelikle şu uyarıyı yapmakta fayda var; bu metin Nolan'ın The Odyssey filmiyle ilgili bolca spoiler içermektedir. İyi haber şu ki; filmin senaryosu durumundaki hikâye, en az 3 bin yıllık, yani Nolan'ın The Odyssey filmini izlemeden önce hikâyenin tüm ana hatlarını hepimiz zaten biliyoruz.
Bu metin kaleme alındığında Nolan'ın The Odyssey filmi henüz vizyona girmemişti. Nolan'ın beyaz perdeye ne şekilde aktaracağını henüz bilmememize karşın bu filmde nasıl bir hikâyenin bizi beklediğini biliyoruz. Odyssey; bilindiği gibi Homeros'a ait olduğu kabul edilen, hikâyenin süreç sıralaması bakımından İlyada'nın devamı niteliğindeki masalsı bir destan. Elbette sözlü geleneğin bir parçası olan bu destanın ilk kim tarafından yazılı hâle getirildiğiyle ilgili kesin bir bilgi bulunmuyor. Ancak bu metin, yalnızca bir macera anlatısı değil; kültürel yaklaşımlarda Batı düşünce tarihinin dönüm noktalarından biri olarak karşılanır.

Bir Destanı Beyaz Perdede İzlenebilir Kılmak
3 bin yıldır bilinen, yaklaşık 2 bin yıldır yazılı versiyonları okunmakta olan bir eserin filmini yapmak, onu izlenir kılmak elbette kolay değil. Homeros'un eseri, yalnızca epik şiirin değil, aynı zamanda anlatı sanatının da temel taşı olarak görülür. Christopher Nolan gibi bir yönetmenin bu devasa mirası sinemaya aktarırken karşılaşacağı zorluk, yalnızca görsel ihtişamı yakalamak değil, aynı zamanda kadim anlatının felsefî derinliğini de günümüz izleyicisine taşıyabilmek olacaktır.
Hollywood, tarih boyunca antik destanları defalarca filme dönüştürmüştür. 2004 yapımı Wolfgang Petersen'in Truva'sı, gişede 497 milyon dolar hasılat elde ederek epik sinemanın izleyici üzerindeki çekim gücünü göstermiştir. Daha yakın dönemde, 2024'te vizyona giren Gladyatör II, tüm eleştirilere rağmen 460 milyon doları aşan cirosuyla, antik temaların modern aksiyon diliyle harmanlandığında hâlâ büyük ilgi uyandırdığını kanıtlamıştır. Bununla birlikte, 2016'da Ben-Hur'un yeniden çevrimi hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden düşük puan alarak 94 milyon dolarlık bütçesine karşılık yalnızca 94 milyon hasılatla gişeyi kapatmıştır ki bu, antik anlatıların sinemaya uyarlanmasında anlatı dilinin ve ruhunun korunmasının ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. The Odyssey, bu başarılı ve başarısız örneklerden ders çıkararak, Nolan'ın kendine özgü görsel ve entelektüel derinliğini yansıtmaya aday gibi görünüyor.
Roman Türü ve Odyssey
Odyssey aynı zamanda roman türünün kültür tarihindeki ilk örneği olarak gösterilir. Peki bu iddia temelini nereden alır? Roman, modern anlamda, bireyin iç dünyasına, psikolojik derinliğine ve gündelik hayatın ayrıntılarına odaklanan uzun düzyazı anlatıdır. Odyssey ise manzum bir destan olarak, kahramanlarını olağanüstü olaylar içinde sunar ve tanrısal müdahalelerle örülüdür. Buna rağmen bazı edebiyat tarihçileri, eserin olay örgüsünün merkezinde tek bir kahramanın yolculuğunu barındırmasını, geri dönüşlerle ve çoklu anlatı katmanlarıyla örülmüş olmasını roman türünün öncül habercisi olarak karşılar.
Odyssey, doğrusal olmayan bir zaman kurgusuna sahiptir; Odysseus'un maceraları, kahramanın ağzından geriye dönüşlerle anlatılır. Bu destan, tıpkı roman türünde olduğu gibi tek bir merkezî karakterin başından geçenleri evrensel bir bağlama oturtur. Homeros'un anlatı yöntemi yalnızca eylem değil, aynı zamanda kahramanın zihinsel tepkilerine de yer verir. Öte yandan Odyssey'in barındırdığı bu hususlar roman türünün ne olduğu ve onu ortaya çıkaran şartları anlamak için de oldukça açıklayıcıdır.
Roman, 18. yüzyıl Avrupa'sında burjuva sınıfının yükselişi, okuryazarlığın yaygınlaşması ve kentli yaşamının iç içeliğinde bireysel bilincin giderek öne çıkmasıyla olgunlaşmıştır. Rönesans'la birlikte kendini göstermeye başlayan materyalist yaklaşım, ilerleyen süreçte bir dünya görüşüne evrilerek Aydınlanma, Endüstri Devrimi ve devamındaki gelişmelerle tüm dünyaya tahakküm ettirilmiş bir dünya görüşü hâline gelmiştir. Bu dünya görüşü, insanı doğanın efendisi, evrenin merkezî öznesi olarak konumlandırır. Roman da bu öznenin iç dünyasını, kuşkularını, arzularını ve çatışmalarını anlatmanın en uygun türü olarak ortaya çıkar. Oysa Odyssey, böyle bir öznenin henüz var olmadığı bir çağın ürünüdür.
Benmerkezci Dünya Algısının Tarihsel Kırılması
İçinde yaşadığımız ve artık farklı bir biçimini tasavvur etmekte zorlandığımız benmerkezci dünya algımız Rönesans öncesi dönemlerde nasıldı? Bu soruyu, Odyssey'i roman türünün ilk örneği olarak gören yaklaşım üzerinden araştırmak iyi bir örnek sunacaktır. Bir edebiyat türü olarak romanın neden birkaç asır öncesi mevcut olmadığı ya da Batı dışı toplumlarda hâlâ roman türüne Batı'daki kadar rağbet olmadığı sorusu, bu noktada aydınlatıcıdır.
Romanın insanın iç dünyası üzerinden bir tür olduğu ve bunun benmerkezci bir dünya görüşüyle yürürlüğe giren bir yaklaşımın parçası olduğunu ifade etmiştik. Batı romanı, Descartes'ın "Cogito ergo sum"u ile temellenen, dünyayı karşısına alan, sorgulayan ve ölçen bir özne inşa eder. Öznenin bu şekilde inşası, elbette Rönesans ile kendini göstermeye başlayan, perspektif gibi resimsel ifadede biçimsellik kazanan 'benmerkezci' yaklaşımın bir sonucudur. Öznenin bu şekilde inşa edilmesi, metafiziğin ve bir yanıyla tanrının ölümü, dolayısıyla ruhun dışlanmasıdır. Ruhun bilinç olarak bedene indirgenmesiyle materyalist dünya yaklaşımının son taşı da döşenmiş olur. Batı dışı toplumlar, Rönesans öncesi kıta Avrupası'nda da olduğu gibi, ruh ve beden ayrımını göreceli de olsa muhafaza eder. Bu toplumlarda anlatı gelenekleri, destan, mesnevi, halk hikâyesi veya menkıbe biçiminde varlığını sürdürür; çünkü bireyin içsel yolculuğu değil, topluluğun ortak hafızası ve kozmik (ilahi) düzenle uyum ön plandadır.
Aslında Homeros'un Odyssey'i de bu bağlamda bir benmerkezcilik barındırmaz ve genel görüşün aksine bir roman türü örneği olmaktan tam da bu nedenle uzaktır. Destan boyunca Odysseus'un eylemleri, düşünceleri ve kararları, ona dışarıdan gelen bir gücün –tanrıların, kaderin veya ilhamın– yönlendirmesiyle şekillenir. Metinde sıkça rastlanan ifadeler, bu durumu açıkça ortaya koyar:
"Tanrılar onun sözünün üzerine bir çelenk koyar."
"Ruhum beni coşkuyla harekete geçiriyor ve ayaklarım titriyor. Üstelik bir tanrı da yüreğime koyuyor bunu."
Kültür-Sanat Pusulası
Türkiye'den ve tüm dünyadan kültür-sanat gündemini derleyip her Pazar sizin için seçiyoruz.
"Çünkü onlar -Tanrılar- benim aklımı felakete götüren körleştirici delilik ile doldurdular o mecliste."
Buna benzer ifadelerle şekillenmiş olan Odyssey destanı, insanın bugünkü anlamıyla kendi bilinciyle arasına koyduğu mesafeyi gösterir. Odysseus, 'ben' dediğinde, bugünkü anlamda özerk ve bütünlüklü değil; tanrısal bir iradenin, toplumsal bir hafızanın ve kozmik bir düzenin kesişim noktasını kast eder. İnsanın kendisi ve kendi bilinci arasındaki ayrıma, tıpkı 3. bir şahıs gibi yaklaşması, bir beden-ruh ayrımının dünya görüşü olarak farklılığına işaret eder. Antik Yunan'da ruh -psyche- ile akıl -nous- aynı değildir; akıl, çoğu zaman tanrılar tarafından gönderilen bir armağandır. Bu anlayış, insanı evrenin merkezine değil, onun içine yerleştirir.
Öte yandan kişinin kendisini kendi dışında gibi inşa ettiği bu anlatıma, literatür, edebî bir yöntem olarak overdetermination -aşırı belirlenim- başlığıyla isimlendirir. Psikanalizden devralınan bu terim, Freud'un rüya yorumlarında, birden çok etkenin tek bir sembolde yoğunlaşmasını tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Edebiyat eleştirisinde ise overdetermination, bir metnin anlamının, yazarın niyetinden bağımsız olarak, tarihsel, toplumsal, kültürel ve psikolojik birçok katmanın birbirini belirlemesiyle ortaya çıkması durumudur.
Odyssey'i bu kavramla okuduğumuzda, eserin anlamı yalnızca Odysseus'un İthaka'ya dönüşüne indirgenemez. Destan, aynı anda; Antik Yunan'ın toplumsal yapısını, Tanrı-insan (ruh-beden) ilişkisindeki gerilimini iç içe geçmiş biçimde barındırır. Bu çok katmanlılık, metnin her okunuşta yeni anlamlar üretmesine olanak tanır. Bu edebî yaklaşıma göre asıl önemli olan, overdetermination'ın metnin tek bir merkezî anlama hapsolmasını engellemesidir. Tıpkı antik dünya görüşünde insanın evrenin merkezi olmaması gibi, Odyssey tek bir yorumun merkezine yerleştirilemez. Bu yöntem, roman türünün ilerleyen dönemlerde geliştireceği 'bilinç akışı' veya 'çoklu bakış açısı'na yapısal olarak benzese de, özünde farklıdır: Romandaki çokseslilik, bireysel bilinçlerin çoğulluğundan kaynaklanırken; Odyssey'de karşımızdaki çokseslilik, bireysel bilinç anlayışının henüz yürürlük kazanmadığı bir kozmik düzenin yansımasıdır.
Diğer yandan bir zamanların kadim, ama günümüzde bir edebiyat tekniği olarak çerçevelenen bu yaklaşım, insan biyolojisi ve davranışlarının evrimini açıklayan kimi çalışmalara ilham vermiştir. Bu yaklaşımlardan en çarpıcı olanı, psikolog Julian Jaynes'in 1976'da yayımladığı The Origin of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind adlı eserinde ortaya attığı 'Çift Meclisli Zihin' (Bicameral Mind) teorisidir. Jaynes, M.Ö. 2000 ile M.Ö. 1000 arasında yaşayan insanların bugünkü anlamda bir iç bilince sahip olmadıklarını, beynin iki yarım küresi arasındaki iletişimin henüz tam entegre yapıya kavuşmadığını öne sürer. Çalışmanın ele aldığı dönemde insanlar, içsel seslerini –tıpkı Odyssey kahramanı Odysseus'un 'tanrıların onun içine yerleştirdiği düşünceler' olarak ifade ettiği gibi– kendi bilinçlerinin parçası olarak değil, dışarıdan gelen bir ses –tanrısal bir emir veya ilham– olarak deneyimlemişlerdir. Jaynes, Homeros destanlarındaki karakterlerin hiçbirinin içsel monolog yapmadığını, aksine tanrıların onlara doğrudan talimat verdiğini bu teorisinin en önemli kanıtı olarak sunar.
Teoriye göre, M.Ö. 1. binyıl civarında, toplumsal kaos, göçler, yazının yaygınlaşması ve kent devletlerinin çöküşü gibi etkenlerle 'çift meclisli' yapı çözülmüş ve yerini içsel bilince –bugünkü 'ben' anlayışı– bırakmıştır. Jaynes'in teorisi, psikoloji ve antropoloji çevrelerinde tartışmalı olsa da, Odyssey'in dilindeki 'tanrı ilhamı' vurgusunu tarihsel ve biyolojik bir temele oturtma çabası bakımından son derece ilginçtir.
Homeros'un kahramanları, bir karar verdiklerinde bunu "aklım aldı", "yüreğime doğdu" veya "tanrı gönderdi" kalıplarıyla ifade eder. Odysseus'un ağzından dökülen, "Tanrılar ona, sözünün üzerine bir çelenk koyar" gibi ifadeler, Jaynes'in 'işitsel halüsinasyonlar' olarak tanımladığı bu antik bilinç yapısının edebî yansımaları olarak gösterilir. Dolayısıyla bu teori çerçevesinde Odyssey, sadece bir destan değil; insan bilincinin evrimleştiği, 'ben'in henüz doğmadığı bir çağın nöro-tarihsel belgesi olarak okunabilir.

Roman ve Hollywood Dili
Şunda kuşku yok ki, Nolan'dan Hollywood'un sinematik anlatım tarzına uygun bir The Odyssey izleyeceğiz. Kahramanın merkezde yer aldığı, tüm olayların onun çevresinde geliştiği epik bir destana, alışılagelmiş deyimiyle 'gözlerimizi kırpmadan' şahit olacağız. Sinema endüstrisinin kaçınılmaz gerçeklerine karşın Nolan bize, yalnızca Hollywood aksiyonunun görkemini mi sunacak, yoksa Homeros dünyasının felsefî derinliğini kısmen de olsa perdeye taşımayı tercih edecek mi?
Eğer Nolan, Odysseus'u modern eylem kahramanına dönüştürür, onun içsel çatışmalarını ağır basan bir karakter olarak kurgularsa, aslında Odyssey'i roman türünün bir geç örneği hâline getirmiş olacak. Oysa Odyssey'i bir roman türü olarak ele almaktansa Homeros'un tarzına paralel biçimde, hem zihinsel hem de anakronik tarihsel bir iç içelikte perdeye aktarırsa Nolan sineması koleksiyonunda üst sıralarda yer alacak bir filmi şimdiden bekleyebiliriz.
Kayıp Bir Etik ve Unutulmuş Bir Ayna
İnsanın temel etik anlayışının inanç, kanun ya da gelenekler yerine kendi kendine benimsendiği bir gerçekliğin, artık zihinlerde yok olmuş bir yansıması olarak Odyssey, bize sadece bir kahramanlık hikâyesi değil, aynı zamanda modernitenin unuttuğu bir varoluş biçimini sunar. Günümüz dünya görüşü; çoğunlukla bireysel tercihlerin, hakların ve sorumlulukların diliyle konuşur. Oysa Homeros'un yaşadığı dünyada varoluş, ne bireyin içsel vicdanında ne de yazılı yasalarda somutlanır. Varlık, kozmik dengenin bozulmaması, tanrılara saygı, dayanışma ve topluluğun devamıdır. Bu yaklaşım dışsal bir düzene içkin olduğu için, onu 'benimsemek' gibi bir eyleme gerek duyulmaz; o zaten her şeyin dokusundadır.
Nolan'ın filmi, eğer bu dokuyu yakalayabilirse, izleyiciye yalnızca epik bir serüven değil, kendi benmerkezciliğine dışarıdan bakma fırsatı da sunacaktır. Çünkü Odyssey'in asıl kahramanı belki de Odysseus değil; onun içinde yüzdüğü, savaştığı, kaybolduğu ve geri döndüğü o kadim evrendir. Ve o evrende insan, günümüzdeki gibi henüz kendi gölgesinden ibaret değil; o gölgenin düştüğü zeminin ta kendisidir.
