Kırmızı, çoğu zaman yaşamın, tutkunun ya da tehlikenin rengi olarak tanımlanır. Oysa Togo’da kırmızı, bunların ötesinde, görünmeyen bir ilişkinin rengiydi. Yaşayanlarla ölüler, geçmişle bugün, insanla kutsal arasında kurulan bağın görünür haliydi.
“İnsan, ölüleriyle bağını nasıl korur?”
Bu soru, Togo’da tanık olduğum ritüelleri izlerken zihnimden hiç çıkmadı. İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen iki tören vardı. Birinde kurban edilen hayvanın kanı toprağa akıtılıyor, diğerinde insanlar kızgın közleri ağızlarına alarak ateşle doğrudan temas kuruyordu. Biri kanla, diğeri ateşle kuruluyordu. Ancak ritüelleri izledikçe her ikisinin de aynı düşünce etrafında şekillendiğini fark ettim: Yaşayanlarla atalar arasındaki bağı sürdürmek.

Kırmızı, çoğu zaman yaşamın, tutkunun ya da tehlikenin rengi olarak tanımlanır. Oysa Togo’da kırmızı, bunların ötesinde, görünmeyen bir ilişkinin rengiydi. Yaşayanlarla ölüler, geçmişle bugün, insanla kutsal arasında kurulan bağın görünür haliydi.

Batı düşüncesinde ölüm çoğunlukla yaşamın kesin sonu olarak kabul edilir. Ancak Batı Afrika’nın birçok toplumunda ölüm, ilişkinin sona ermesi değil, biçim değiştirmesidir. Atalar yok olmaz; topluluğun görünmeyen üyeleri olarak yaşamaya devam ederler. Onların koruyucu güç olduğuna, bereketi, sağlığı ve toplumsal düzeni etkilediklerine inanılır. Bu nedenle ritüeller yalnızca dinsel törenler değil, kuşaklar arasında kurulan ilişkinin sürekliliğini sağlayan hafıza pratikleridir.

Bu bağlamda kurban ritüelinde toprağa dökülen kan, yalnızca bir fedakarlık ya da adak değildir. Kan, yaşamın taşıyıcısıdır. Rengini alyuvarlardaki demir içeren hemoglobinden alan kan, biyolojik olarak yaşamı mümkün kılarken, kültürel olarak yaşamın en güçlü simgelerinden birine dönüşür. Toprağa bırakılan kan, yaşamın yeniden toprağa ve atalara sunuluşunu temsil eder. Toprak burada yalnızca üzerinde yürünülen bir zemin değildir; geçmiş kuşakların hafızasını taşıyan kutsal bir mekandır. Kan toprağa ulaştığında, yaşayanlarla atalar arasındaki bağ yeniden kurulur. Kırmızı, bu temasın rengidir.


Ateş ritüeli de aynı sembolik evren içinde anlam kazanır. Kızgın közleri ağızlarına alan dansçılar yalnızca fiziksel dayanıklılık sergilemezler. Ateş burada arınmanın, dönüşümün ve kutsal olanla temasın aracıdır. Alevin kırmızısı, yaşayanların dünyası ile görünmeyen dünya arasında açılan sembolik bir eşiği görünür kılar.

Antropolog Victor Turner, ritüelleri gündelik yaşamın dışına çıkaran ve insanı “liminal”, yani eşik haline taşıyan deneyimler olarak tanımlar. Bu eşikte kişi artık ne tamamen eski dünyaya aittir ne de yeni dünyaya ulaşmıştır. Ateş ritüeli, bu geçiş alanını temsil eder. Ateş artık yalnızca yakıcı bir unsur değil, insanı görünmeyen güçlerle ilişkiye sokan kutsal bir araç haline gelir.

Ölüm ritüelleri üzerine çalışan Robert Hertz ise ölümün yalnızca bireysel değil, toplumsal bir olay olduğunu söyler. Ona göre ritüeller, ölen kişiyi atalar dünyasına yerleştirirken yaşayan toplumu da yeniden kurar. Togo’da izlediğim törenler bu düşünceyi somutlaştırıyordu. Kurban da ateş de yalnızca geçmişi anmak için yapılmıyordu; geçmiş her ritüelde yeniden bugünün içine çağrılıyordu.
Mircea Eliade’nin kutsal üzerine çalışmaları, ateşin birçok kültürde arındırıcı ve dönüştürücü bir güç olarak görüldüğünü kanıtlar. René Girard ise kurbanın yalnızca dinsel bir uygulama olmadığını, toplumsal düzeni yeniden kuran temel bir mekanizma olduğunu ileri sürer. Togo’da gözlemlediğim ritüeller, bu kuramsal yaklaşımların sahadaki karşılığını düşündürdü. Kan ve ateş farklı unsurlar olsalar da aynı amaca yöneliyordu: Topluluğun hem kendi içinde hem de atalarıyla kurduğu bağı yenilemek.

Birbirinin Tamamlayıcısı: Kan ve Ateş
Kan ve ateş birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Kan bedenin içinde dolaşan yaşamı temsil eder; ateş ise yaşamı dönüştüren enerjiyi. İkisi de sıcaktır. İkisi de dönüşüm yaratır. İkisi de kırmızıdır.

Fotoğraf çekerken beni en çok etkileyen şey ritüellerin sıra dışılığı değildi. Beni etkileyen, insanların bu ritüellerle kurduğu doğal ve gündelik ilişkidir. Dışarıdan bakıldığında olağanüstü görünen bu sahneler, onlar için yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Toprağa akan kan, kor haline gelmiş odun, palm yağının kızıl tonu ya da gün batımının kırmızı ışığı aynı görsel evrenin parçalarıdır. Zamanla fotoğraf makinem bana şunu öğretti: Kırmızı hiçbir zaman tek başına görünmüyordu. Her zaman bir ilişkiyi görünür kılıyordu.
Bu yüzden kırmızı yalnızca bir renk değildir. O, hafızanın rengidir. İnsanların atalarını unutmamak, kökleriyle bağlarını korumak ve yaşamın sürekliliğini görünür kılmak için kullandıkları ortak bir dildir.

Togo’da tanık olduğum ritüeller bana kırmızının yalnızca kana ya da ateşe ait olmadığını düşündürdü. Kırmızı, insanın ölüm karşısında geliştirdiği en eski sembollerden biridir. Çünkü insan, ölülerini yalnızca hatırlamak istemez; onlarla konuşmayı, onlardan güç almayı ve onları yaşamın içinde tutmayı da ister. Kan toprağa aktığında, ateş geceyi aydınlattığında ya da ritüel yeniden başladığında aslında yeniden kurulan, insanın geçmişiyle olan bağıdır.
Kırmızı, insanlığın en eski hafızasıdır. Kanın, ateşin ve toprağın ortak dili olarak, yaşayanlarla atalar arasındaki görünmez bağı yüzyıllardır taşımaya devam etmektedir…
