Aşk yaşandığı anda mı gerçektir yoksa bittikten sonra zihnimizde yeniden kurduğumuz haliyle mi? Christoffer Boe’nin Reconstruction’ı, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı bulanıklaştırırken aşkın da sandığımız kadar sabit bir şey olmadığını hatırlatıyor. Uyarı: Bu yazı Reconstruction filmine dair spoiler içermektedir.
Bu bir film. Her şey kurgu. Yine de acıtıyor.
Sihirbazların sihir yapmadığını hepimiz biliriz ancak yine de onlara inanmayı seçeriz. İnandığımızda her şey mümkün olur. Hoş, aşk da böyle bir şey değil mi?
Aşk, biriyle ilk karşılaştığımız anda mı yoksa biterken mi vardır? Hangi anı daha gerçektir? Yoksa her an başlı başına kendi gerçeğini mi yaratır? Belki de aşkın tek gerçeği, yaşandığı anın kendisidir.

Christoffer Boe'nin 2003 yapımı ilk uzun metraj filmi Reconstruction, senaryosunu Mogens Rukov ile birlikte yazdığı bir Danimarka filmi. Başrollerini Nikolaj Lie Kaas ve Maria Bonnevie'nin paylaştığı film, Kopenhag'da geçiyor ve 2003 Cannes Film Festivali'nde ilk filmlere verilen Caméra d'Or ödülüne layık görülüyor.
Türkçeye Yeniden Sev Beni adıyla çevrilmiş olsa da filmin asıl meselesi bundan çok daha başka bir yerde duruyor. Reconstruction kelimesinin anlamını tek bir karşılıkla ifade etmek biraz güç. Yalnızca “yeniden inşa etmek” olarak çevrildiğinde eksik kalıyor. Çünkü filmde yeniden kurulan yalnızca bir hikaye değil; aşkın, hafızanın ve gerçekliğin kendisi. Bu yüzden hiçbir sanatsal anlatı tek değildir; her izleyici onu kendi zihninde yeniden yaratır. Dolayısıyla eser, yazarın yazdığı haliyle mi vardır yoksa seyircinin anladığı kadarıyla mı, şimdi biraz bu kapıyı aralayacağım.

Filmin başlangıcında illüzyon sahnesi görürüz ve anlatıcının sesini duyarız. Kurgu olduğunu biliriz ancak hikayeye kaptırırken buluruz kendimizi. Anlatıcı bize illüzyon üzerine anlatımda bulunur. Sanki hikayenin gidişatına dair önsezisini paylaşır: “Hikayemiz böyle başlıyor ama başlangıcı bu değil!”
Sahne değişir.
Her şey, Alex'in bir barda Aimee'yle kurduğu o tesadüfi sohbetle başlar ya da biz öyle olduğuna inanırız. Çünkü Reconstruction'da hiçbir başlangıç kesin değildir. Alex, aşka düşerken o güne kadar gerçek sandığı dünyası onun varlığını unutmaya başlar. Evi, ilişkisi, hatta kimliği bile silinir. Geriye yalnızca şu soru kalır: Gerçek dediğimiz şey, başkalarının bizi hatırladığı kadar mı vardır?
Alex, Aimee'nin peşinden giderken yalnızca bir kadını değil, gerçekliğin sürekli yer değiştirdiği bir dünyayı da takip etmeye başlar. Başka bir sahne geçişinde bu sefer Alex ve Aimee'yi metroda görürüz. Yoksa Alex ve Aimee'nin ilk tanışmaları barda değil de metroda mı yaşanmıştır? Bizler bunun bir karşılaşma anı mı yoksa ilk tanışma anı mı olduğunu düşüneduralım Alex ilerlemeye devam eder. Sanki zaman boşluğunda süzülür gibidir.
Film ilerledikçe insanlar onu tanımamaya, geçmiş dediği şey değişmeye, hatta yaşandığını sandığı anlar bile yeniden yazılmaya başlar. Filme iyice odaklanmışken bir süre sonra neyin gerçekten yaşandığını, neyin yalnızca birinin zihninde yeniden kurulduğunu sorgulamaya başlarız. Zaten Reconstruction da tam burada büyür; cevabını vermediği sorularla. Çünkü bazen bir aşk bittiğinde sadece ilişki bitmez, o ilişkiyi yaşayan kişi de eski haliyle var olmaktan çıkar. Film bu noktaya parmak basarken geriye üç kelime kalır: İllüzyon, aşk ve gerçekliğin göreceliği...
Ne her şey yüzde yüz gerçektir ne de yüzde yüz yalan. Var olan hali başlangıcı mıdır yoksa bitişi midir?
Film mitolojiye de göz kırpar. Orpheus ve Eurydice trajedisine... Orpheus, ölen eşi Eurydice’i yer altı dünyasından kurtarmak için yer altına iner. Hades ona tek bir şart koşar: Yeryüzüne çıkana kadar arkasına dönüp eşine bakmamalıdır. Ancak Orpheus dayanamayıp arkasına bakar ve Eurydice’i sonsuza dek kaybeder. Oysa ki filmin başında büyük bir spoiler almıştık. "Bu bir film. Her şey kurgu. Yine de acıtıyor."

Filmin en unutulmaz sahnelerinden biri sigara sahnesidir. Duman yükseldikçe yalnızca görüntünün değil kesinliğin de dağıldığını; gerçeğin gözümüzün önünde biçim değiştirdiğini görmeye başlarız. Yönetmenin tek bir planla, sayfalarca anlatılabilecek bir fikri sessizce gösterdiğini hissederiz. Alex ve Aimee, tek bir sigarayı paylaşırlar. Duman ikisinin arasında gidip gelirken sanki zaman da aynı nefesi alıp verir. O an paylaşılan yalnızca bir sigara değil, gerçekliktir. Dolayısıyla sigaranın sembolik anlamına daha çok odaklanırız. Mesele sigara değil, iki insanın tek bir anıya aynı anda tutunabilme ihtimalidir. Bazen bir sigaranın dumanı, iki insanın birbirine ait olma yanılsamasını gösterir.

Ama yine de hikaye insaflıdır. Gerçeğin ne olduğunu ararken bizi cevaplanmamış sorularla bırakmaz. Birçok olasılığın içerisinde 'hangisi tek gerçekti' sorusuyla bırakır. Bu noktada sorgu daha da derinleşir. Hikayenin başındaki kişi de Alex'ti, sonunda dönüşen kişi de. Mesele sadece bu denklemde ne kadar cesaretli olabildiğiydi.

Sevilen kişi olarak, seven kişide bulduğumuz anlamı her bir hikayede yaşayabileceğimizi düşünsek de önemli bir noktayı atlıyoruz. Her karşılaşma kendi gerçekliğini de beraberinde getiriyor. Aynı bar, aynı metro, aynı şehir... Ama bambaşka bir hayat. Belki de Reconstruction'ın söylediği tam olarak budur: Değişen yalnızca hikaye değildir; onu anlatan kişi de her seferinde yeniden kuruluyordur.
Aşkın gerçekliği onun gerçekten yaşanıp yaşanmadığında değil, yaşandığına bir kez olsun inanmış olmamızdadır. Bizi soyut bir kavramın gerçekliğine yalnızca bu inandırabilir. Yanılsamaların içinde hissettiğimize inandığımız duyguların sonu acı da olsa, mutluluk da olsa insanı yaşadığına inandırır. Belki de bu yüzden aşka bu kadar tutsağız. Yaşadığımızı hissetmek için aşka muhtacız. Aşkın varlığını kabul etmek için bir an olsun gerçekliğinden şüphe etmemek, ardına bakmamak gerekir.
Aşk, Orpheus arkasına bakmadığı sürece gerçektir.
