Sahip olduğumuz en değerli şey, dikkatimiz: "Mavi çiçek hep oradaydı."
Zamanı genleştirmeyi öğrendiğim bir yaştayım. Bir süredir, aldığımı anımsadığım nefeslerle dolu hayat. Kalanı bitirmek yerine, her sabah uyandığımda ömrüme gün ekliyorum.
Yakın zamanda duyduğum “Biz yatarken evimizin önündeki ağaç, kalktığımızda da orada olunca hiçbir şey değişmiyor sanırız.” cümlesinden şunu anladım: Ân, aslında, değişimin gerçekleşebileceği en küçük zaman dilimi.” Çünkü her ânımızda her şey değişmekte.
Yine de sonlar hep orada. Son sarılma, son ses, son söz, belki nefes… Bu, yaşamak. Sonlar çok acı, evet ama; bu, yaşamak. Daha da can yakan, görmezden gelmek olur acıyı. Yeterince göz ardı edilen, ilkler gibi silikleşen ayrılıklar görülmeye muhtaç. Sınırlar bulanıklaştı; hem vedalar hem de tanışmalar gri alanlarda bu aralar. Sisler ortadan kalkmasın, sonlar canımızı yakmasın istiyoruz. Bu haliyle başlangıçlarımız nasıl onore olabilir ki? Hikayelerimiz nasıl renklenir?
Benim hikayem de önceden dört bir yana savurduğum çakıl taşları ile dolu. Ancak şimdi onlara paha biçilemez. Ben de kalanları koruyup kollarım.
Savururuz o taşları çünkü varacağımız yeri düşünürüz hep. Geçmekte olduğumuz yolu değil. Dağları tırmanırız ve zirveyle ilgilenmekten eteklerindeki çiçekleri görmeyiz, o yolculukta. Patikalar bizi tebrik eder, duymayız. Oradan geçenlerin ayak izini görmekte zorlanırız, o yolu yürüyen ilk kendimizmişiz gibi. Dikkatsiz bir hayat bizi duymaz kılar, görmez eder. Duvarlara çarpmaya başlarız kapalı gözlerle; Pina Bausch’un Café Müller eserindeki gözü kapalı ama sahnenin dört bir yanına koşuşturan dansçıları gibi.
Café Müller’de gözleri kapalı dansçılar defalarca önündeki engellere çarpıp düşmekten kurtarılır, bu durumdan bihaber. Onca engel, onca sandalye her an başka bir uca savrulur bir figür tarafından, canları yanmasın diye. Bu sırada seyirciler yolu açan figürün bitmek bilmeyen ısrarı ve dansçıların görmeyen gözleri arasında geçen bir sessizliğe tanık olur.
Hayatlarımızdaki o ısrarcı figür, eteklerimize kar düşmesin, fırtınalar içeri girmesin diye pencereleri kapatır sürekli. Bir süre sonra kapalı pencerelere alışır ve fırtınanın dindiğini fark etmeyiz. Yüzümüze vuran gün ışıklarını da kaçırırız böylece. Ancak kapalı gözlere rağmen hızımız hiç düşmez, Pina Bausch’un dansçıları oluruz birer birer. Yavaşlayamayan bizler en değerlimizi, dikkatimizi, hep evde unuturuz.
Halbuki mutluluk ile hafızamız arasında sadece dikkatimiz var. Her an yeniden inşa edebileceğimiz bir dikkat… Az kalsın yanından geçip gideceğimiz, ama bahar kokuları ile bize kendilerini fark ettiren çiçeklerin itirazını duymaya başlarız bu şekilde. “Dikkatini ver, özen göster." diye seslenirler.
Bu bedenlerde geçirdiğimiz bu hayatta birisi adına dileyebileceğimiz en güzel şey, kendimiz için en kutsal olanmış. Benim için artık en kutsal olan, özen göstermek.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Ortaokulda bir arkadaşım, “Kutular dolusu pense neden benim elmam ile ilgileniyor?” diye bir yazı yazmıştı. Bir sanat eserinden etkilenircesine o beğeniyle kendime şu soruyu sordum: Bunu neden ilk ben düşünmedim? Neden ben sormadım, kutular dolusu pensenin nasıl benim elmamı yiyebileceğini? Fark etmek gerek çünkü bu deliliği. Bunun içinse biraz o deliliğe sahip olmak gerek. Bu yüzden kendime felsefe edindiğim bir şarkı sözü var: "a bit of madness is key, to give us new colours to see". Başka bir deyişle; bir tutam delilik bin yeni renktir.

Ancak bu delilik aceleye gelmez. Önce koşmayı bırakmak gerek. Lisede felsefe öğretmenimizin bize 30 saniye verip dışarı bakmamızı istemesiyle, en çok objeyi en hızlı şekilde fark eden bu oyunu kazanır yanılgısına düştük. Saydık da saydık. Sonra hafızama kazınan şu soruyu sordu öğretmenimiz: “Şuradaki mavi çiçeği kimler fark etti?”

Kimseden, en çok da benden, cevap gelmedi. Böyle anlar bize öyle bir pencere açar ki 30 koca saniyenin taşıdığı her anlam kolaylıkla değişebilir.
Peki nasıl eklenir o mavi çiçekler yaşamlarımıza? Islanmaktan korkarak kapalı tuttuğumuz pencereleri açarız önce. Belki de evimize gelen misafirleri o pencerelerden yollarız sonra. Kapıdan değil. Bakışlarımızı yukarıya çevirten bir manzara sunar gökyüzü. Maviye davettir bu. Bize ne kadar küçük olduğumuzu hatırlatır. Delilik de burada meşrulaşır.
Kapıyı, alıştığımızı seçmemek cesaret ister. Bense bu yaşımda pencereden kaçamam… Kim demiş? Deneyeceğim. Kariyeri için, hamileyken pencereden kaçıp sınavlara giren anneme teşekkür ederim sonra da. “Bana bir kez daha bunu yapma cesareti verdiğin için teşekkür ederim.”
Sisleri dağıtmaya, sandalyeleri fark etmeye çalışıyorum kendi hikayemde. Vedaları sarıp sarmalıyorum; başlangıçlar da sıcacık oluyor. Açılan pencerelerin önünde, gölgem uzadıkça uzuyor. Günü uğurluyorum. Bu sefer ağaçların bile değiştiğini bileceğim uyandığımda. Uyanıp bir gün daha ekleyebildiğimde ömrüme…
O ömür yanlışlar, düşüşler, sandalyeler, sonlar veya sonbaharlarla dolu olsa da… Özen göstermek gerek onlara. Çünkü öğrendiğim üzere, ışık içeri girebiliyorsa dışarı da çıkabilir.
