Sinemada kırmızı her zaman bir metafor mudur, yoksa bir tesadüf mü? Üç büyük film -Schindler'in Listesi, Altıncı His ve Amerikan Güzeli- üzerinden sinemada kırmızıyı izleyelim.
Sinemada renk dediğimiz şey, öyle sadece göze hoş gelsin, sahneler süslü püslü dursun diye konmuyor kadraja. Perdede gördüğümüz her ton, arkada sessiz sedasız işleyen, izleyicinin bilinçaltına sızan ve hikayenin duygusal haritasını çizen gizli bir dil gibidir. Görsel dünyanın bu devasa kütüphanesi içinde bazı renkler vardır ki, kelimelerin bittiği yerde tek başına bir anlatıyı devralır. Özellikle kırmızı, ekranda göründüğü an en hızlı ve en güçlü tepkiyi uyandıran renklerden biridir. Kitaplara bakarsak kımızının anlamı bellidir: Aşk, tutku, tehlike ya da şiddet. Evrensel semboller kırmızıyı bu dar kalıpların içine hapsetmeye çalışsa da sinema dünyası bu hazır ezberleri, bu basmakalıp kuralları her seferinde yerle bir etmeyi, rengi kendi bağlamında yeniden yaratmayı çok sever. Çünkü perdeye yansıyan ışık ve gölge, statik teorileri her zaman aşmayı başarmıştır.
Tam bu noktada, hepimizin aklında beliren, sinema salonundan çıkıp eve dönerken bizi kurcalayan o büyük soru işaretini dürüstçe masaya yatırmak gerekiyor: Bir filmdeki her kırmızı nesne sahiden derin, felsefi bir düşüncenin ürünü müdür? Yoksa biz mi perdede gördüğümüz her şeye aşırı anlamlar yüklüyoruz?
Kabul edelim, sinema eleştirisinde ya da renk okumalarında her küçük detayda mutlak bir dahi zekası aramak, her fırça darbesine bir gizem atfetmek bazen yanıltıcı olabiliyor. Belki de o sahnede duran kırmızı koltuk, derin bir metafor değil de o gün set alanında, stüdyonun depolarında o renk koltuk olduğu için denk gelmiştir. Ya da yönetmen o rengi sadece oyuncunun ten rengine, üzerindeki kıyafete yakıştırdığı için kadraja dahil etmiştir. Yani her şey, sinemanın o kendi içindeki güzel, hesapsız ve plansız tesadüflerinden ibaret olabilir.
Ancak sinema tarihinin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda karşımıza öyle yönetmenler çıkar ki onlar kırmızıyı bir tesadüfün sınırlarından tamamen çıkarırlar. Rengi adeta bir zırh gibi kuşanarak, her bir kareyi milimetrik bir hesapla örerler. İşte o zaman kırmızı, tek bir duyguya sığmayan, sahnelerin ritmini belirleyen, perdeden taşıp seyircinin göğsüne oturan yaşayan bir güce dönüşür.
Bu durumu yani kırmızının özenle seçilip karelere yerleştirildiği ve içinde tesadüften çok daha fazlasının barındığı o derin dünya, sinema tarihine yön veren üç büyük film üzerinden çok net bir biçimde okunabilir.

Yönetmen Steven Spielberg, Schindler’in Listesi filminde kırmızıyı neredeyse hiç kullanmaz. Siyah beyaz bir dünyanın ortasında, aniden karşımıza kırmızı paltolu küçük bir kız çocuğu çıkarır. O siyah beyazlığın içinde parlayan tek renk olan o palto, seyircinin tüm dikkatini ve vicdanını küçük kıza kitler. Spielberg, yıllar sonra verdiği bir röportajda neden kırmızıyı seçtiğini şöyle anlatır:
"İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük devletler -Amerika, Rusya ve İngiltere-, Holokost'un yaşandığı dönemde soykırımdan haberdardı ama bunu durdurmak için hiçbir şey yapmadılar. Gettoya giden demiryollarını bile bombalamadılar. Bu durum, gözlerimizin önünde yaşanan devasa bir kan gölüydü ama kimse kafasını çevirip bakmadı. İşte kırmızı paltolu küçük kız, herkesin gördüğü ama durdurmak için parmağını bile oynatmadığı o apaçık dehşeti simgeliyordu. Olay, sokakta kırmızı paltosuyla yürüyen küçücük bir çocuk kadar net ve göz önündeydi."
Filmin ilerleyen dakikalarında o küçük kızın cansız bedeninin bir el arabasında taşındığını gördüğümüzde, yaşanan trajedinin sadece bir sayıdan ibaret olmadığını, göz göre göre yok olan bir masumiyetin olduğunu iliklerimize kadar hissederiz.

M. Night Shyamalan ise Altıncı His filminde kırmızıyı "doğaüstü bir alarm"olarak kullanır. Filmde ne zaman normal dünyaya ait olmayan bir şeyler, yani hayaletler belirecek olsa, sahneye kırmızı bir nesne girer: kırmızı bir hırka, kırmızı bir kapı kolu ya da kırmızı bir çadır... Yönetmen bize uzun uzun açıklamalar yapmaz, sadece sahneye kırmızıyı koyarak "Dikkat et, sıradan gerçeklik bozuluyor, tekinsiz bir şeyler yaklaşıyor…" mesajını sezdirir.

Gelelim Amerikan Güzeli’ne… Sam Mendes filmde kırmızıyı bambaşka bir yere taşır. Film boyunca sürekli karşımıza kırmızı güller çıkar. Karakterlerin bahçede özenle budadığı o kusursuz kırmızı güller, dışarıya gösterilen "mükemmel, düzenli ve mutlu aile" maskesini simgeler. Ancak karakterin hayal dünyasına girdiğimizde, havada uçuşan kırmızı gül yaprakları, o sahte düzenin altında bastırılmış olan yoğun arzunun ve şehvetin bir patlaması haline gelir. Buradaki kırmızı hem çok çekici hem de insanı rahatsız eden bir güce dönüşür.
Sinemada kırmızının tek ve sihirli bir anlamı yoktur. Anlamı var eden şey sahnenin ışığı, hikayenin gidişatı ve filmin kendisidir. Yönetmenlerin hiçbiri kırmızıyı aynı nedenle seçmemiştir: Biri dünyadaki büyük bir körlüğü yüzümüze vurup vicdanımızı sarsmak için, biri yaklaşan gizemli bir tehlikeyi haber vermek için, diğeri ise içimizdeki gizli arzularla sahte hayatların çelişkisini göstermek için kullanır. Kesin olan tek bir şey var: Kırmızı doğru ellerde dekoratif bir süs değil, filmin tam kalbinde yaşayan ve bizimle konuşan güçlü bir dil olabiliyor.
