Sahne temposunu da dinginliği de deneyimlemiş bir oyuncu, Can Emrah Yaman; Diderot’dan Stella Adler’e uzanan bir köprü kurarak sahneyle gerçek dünya arasında ses ve sessizliğin dengesini sorguluyor.
Yıllar önce çok sesli bir sahne temposundan sonra, büyük bir sessizliğe düşmüştüm!
Düşmüştüm çünkü bu sessizlik benim isteğim değildi. İnsan bazen duygularını yönetemez, gündelik hayat iradeyi öğütür. Çünkü aktör sahneden uzun süre yoksun kalmıştır. Tam o sırada melekelerimi geri kazanmak için bir film açtım: Birdman.
Bir zamanlar ünlü bir Broadway sanatçısı olan fakat şöhretini kaybettikten sonra eski günlerini arayan Edward Norton'ı nefes almadan izlemiştim çünkü kendimden bir parça hissetmiştim. Sesli, şatafatlı geçen Broadway geceleri ve ardından gelen sessizlik...
Aslında ses bitmemiştir ama bir aktörün hayatı bazen o kadar seslidir ki gündelik hayatın hiçbir sesi ruha ulaşmaya muvaffak olamaz. İşte tam bu noktada ses ile sessizlik arasındaki dans devreye girer.
Sesler ve Sessizlik İçinde Aktör
Diderot'nun Aktörlük Üzerine Aykırı Düşünceler eserinde dikkat çekici bir nokta vardır: Bir aktör, sessizliğin içinde kalıp derinlerde mi boğulmalı yoksa sessizlik ile ses arasında bir köprü kuracak iradeye mi sahip olmalı?
Bu nokta elzem çünkü bizler duyguları ve duyguların ifadesini sessizlikte tornadan geçiriyor ve seslerle bunların şeklini yansıtıyoruz.
Peter Brook'un Açık Kapı'da vurguladığı gibi; ne çok derin sessizliklerde boğulmalı ne de yüzeysel seslerde bayağılaşmalıyız. Brook bunu anlatırken çömlekçi örneğini verir: şekil vererek düşünmek...
Düşünmek derin ve sessizdir; düşünceyi eyleme dökmek ise tam tersi.
Hakeza provalarda rejisörler sessizliklere büyük önem verirler. Hikaye sessizliklerle anlatılır; kelimeler arasındaki susuşlar çarpıcıdır. Rejisör sahnede seslere vurgu yaptığı kadar cümleler arasındaki sessizlikleri de o derece önemser.

Hayatın Sesi İçinde Aktör
Peki ya hayat? Çok hızlı akmıyor mu? Biraz sessizliğe ihtiyacımız yok mu?
İşte hayatta da bir sanatçının izole olup sessiz anlar yaratması, kendini inşa açısından her daim gereklidir. Sistem bize canhıraş koşturmayı dayatır. Trafikteki keşmekeş, kornalar, kakofoni... Aktörlük bunlardan kendini sıyırıp sessiz bir dehliz yaratmaktır aslında. Kişi iç yolculuğuna devam edip oynayacağı karaktere, ezberleyeceği repliğe fırsat yaratmalı fakat bunların içinde boğulmamalıdır.
Fazla sessizlik de ifade gücümüzü köreltebilir elbette. Eğer toplumdan uzak kalırsak maalesef sosyal zekamız kısıtlanacak; kabuğumuza aşırı çekildiğimiz için, örneklerini bildiğimiz gibi, delireceğiz veya bağımlı bir şekilde, belki bir otel odasında, rolünü bir zamanlar müthiş şekilde oynamış bir aktör olarak öleceğiz.
Günümüzde sessizlik bir de sektör olma yolunda. Meditasyon kampları, sessiz odalar, huzur için harcanan paralar, yatırımlar... Düşünün, ne kadar gürültülü bir dünyanın içindeyiz... Sessiz bir sokağa da taşınsak içimizdeki kaosu susturamıyoruz. İktidar savaşları, gelişen teknoloji ile artan gürültü kirliliği, plansız nüfus artışı… Yakında sessiz kalacağımız bir kırsal alan bulamazsak şaşırmayın. Yine de aktör, dünya savaşı çıksa bile o sessiz alanı yaratabilen iradedeki bireydir. Bu bir disiplindir.
Bu disiplini bozacak çok fazla uyarıcı olabilir. Mesleğin tabiatı gereği zaten birçok etken var. Öncelikle, herkesin görüşüne açık bir vitrindeyiz ve herkes tarafından eleştirilebiliriz. Bu durum bazen çok gürültülü görünebilir. Kimi zaman rejisörün, kimi zaman partnerimizin sesi üzerimizde baskı yaratabilir. Bazen bu yüksek sesler, birçok ritüelle sağladığımız iç dinginliğimizi sekteye uğratabilir ve huzurumuz kaçabilir. Huzursuzluk baş gösterdi mi sessizlikle sıfırlanmaya ihtiyaç duyarız. Sıkı egzersizler, disiplin, planlı bir yaşam da bizi dengede tutar. Sese olduğu kadar sessizliğe de ihtiyacımız olduğunu akılda tutarak, intim bir şekilde küçük lambamızı yakıp kendimizi dolduracağız. Ne için? Devasa bir salonda, sonu gürültülü bir alkış ya da protesto sesleriyle bitecek o ince ip için!
Bunu ben değil, Stella Adler söylüyor. Aktörlük Sanatı kitabında oyunculuğun bir yönüyle uhreviyat barındırdığını belirtir. Törensi bir havası vardır. O sebeple bazı aktörler ruhunu sessizleştirmek için bir dağın tepesine çıkabilir, dinî ibadetlere, ayinlere katılabilir. Herkesin yöntemi farklıdır. Mesela benimki, yoğun efordan sonra gelen esrimenin vermiş olduğu huzur olur ya da uzun motosiklet yolculukları…
Sahilde boş bir katlanır sandalye görürseniz bu, delilik ve dâhilik arasındaki yolculukta, dalgaların sesini dinleyerek sessizleşmeye çalışan bir aktörün sandalyesi olabilir. Kim bilir...
Kendime sık hatırlattığım bir cümle var: "Her repliğin çınlaması bir anlıktır."
Tıpkı Haldun Taner'in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununda Fasulyeciyan'ın dediği gibi:
Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.
