Burhan Sönmez’le son romanı “Kırmızı Ayna” ekseninde, bireysel ve toplumsal hafızamızı, aidiyetlerimizi, köklerimizi, bu köklere tutunurken nasıl da kendimizden emin olduğumuzu düşündüren keyifli bir söyleşi.
“… Anjelika Hanım aynaların mucizevi olduğuna inanırdı. Bu küçücük cam parçası içine sonsuz şeyleri alabiliyor derdi. Şöyle çevirince Kız Kulesi aynaya giriyor ve arkasındaki Topkapı Sarayı, işte Galata Köprüsü ve iki yanına yayılan İstanbul giriyor. Yukarı kaldırınca dolunay aynanın içine yayılıyor ve en uzak yıldızlarıyla bütün gökyüzü aynaya sığıyor. Küçük insan zihnine bütün evrenin sığması gibi, derdi Anjelika Hanım ve tek bir âna sonsuz zamanın sığması gibi.
Şerafet Bey merakla dinledi. İyice yaklaşıp elimdeki aynaya baktı, sonra başını göğün mor atlasına çevirdi.
Aynanın, dedi, beni en çok şaşırtan özelliği, yabancılık denen şeyden yoksun olması. İşte, bütün kenti ve bütün göğü bir anda içine alabilmesi, zamanı aşan bir mucize. Yabancılık, iki kişiyi ayıran mesafe değil onların arasındaki zamandır. Geçmişin biriktirdiği o yabancı zaman aşıldıkça yakınlaşma başlar. Ayna bu zamanı sonsuz hızla kat ederken, hayatta buna benzeyen tek şey sevgidir.”[1]

Klemens’in 4. Bülten başlığını “Kırmızı” olarak belirlediğimiz günün ertesi sabahında, “2026 Hemingway-Çağımızın Tanığı Ödülünü” çok yeni kazanmış kıymetli yazarımız Burhan Sönmez’in son kitabı “Kırmızı Ayna” raflarda yerini aldı. Öncelikli niyetim bu kitabı yalnızca okumaktı. Kırmızı Ayna düşünce dünyamı o denli alt üst etti ki, bir çırpıda okuduğum satırlar üzerine düşünmek, okumaktan daha uzun zamanımı aldı. Ayna kırmızıyken bu kitabı, bu bültene taşımak olanaksızdı artık…
Bireysel ve toplumsal hafızamızı, aidiyetlerimizi, köklerimizi, bu köklere tutunurken nasıl da kendimizden emin olduğumuzu ve nasıl kolay yanılabileceğimizi ve aynaları (elbet aynaları) düşündüm. Türk siyasi tarihine biz tarihçiler ışık tutamazken, edebiyatın aynasından yansıyanlar mıydı beni bu kadar etkileyen; kitabın edebi hazzı, efsanelerle ve mitlerle sarmaşdolaşlığı mı, hâlâ bilmiyorum.
Bu karmaşık düşüncelerle kendimi ve benim gibi hissedeceğinden şüphe duymadığım Kırmızı Ayna okurlarını bir nebze sakinleştirmek, belki hissettiklerimizi yazıya dökerek somutlaştırmak için yazarımızdan bir ses duymak ateşi düştü içime. Sevgili Burhan Sönmez öyle samimi, öyle hızlı zaman ayırdı ki bu sese karşılık vermek için, elimizde bu harika söyleşi kaldı.
Aynadan Yansıyanlar
Kısa bir süre önce yayımlanan Kırmızı Ayna, Burhan Sönmez’in 7. romanı ve yazar bu kitabı Kürtçe kaleme alıp yine kendisi Türkçeye çevirdi. Etnik ve dini kimliklerin ve aidiyetlerin özenle tartışıldığı Kırmızı Ayna’yı ana dilinde yazmayı seçmiş olması bir tesadüf değil. Sönmez, önceki romanı Franz K. Aşıkları’nı da hem Kürtçe hem Türkçe yayımlamıştı ama diliyle var olmanın ne demek olduğunu Kırmızı Ayna bize tüm sancılarıyla gösterdiği için edebiyat tarihimizde ayrıca önem taşıyacak.
Kırmızı Ayna, küçük yaşta ailesi öldürülünce bir rahip tarafından İstanbul’daki Büyükada Rum Yetimhanesine getirilen Zaza ile 90’lı yılların başında bir gazetecinin suikastına tanık olduğu için kaçmak zorunda kalan oğlu Seba’nın hikayesi. Zaza, hayatının son üç gününde oğluyla hastane odasında buluştuğunda bu bir kavuşma değil de bir hayat muhasebesine dönüşüyor.

Kitabın da merkezinde yer aldığı üzere, Velazquez'in "Aynadaki Venüs" tablosu gibi olaylara farklı açılardan bakmaya bir çağrı bu kitap. “İnsan, varlığı, bir uyanıkken düşünceyle, bir de uykudayken rüyayla hissediyorsa, ben üçüncü hissetme yolunu o gün aynanın içini keşfederek buluyordum”, diyen Zaza’nın aynalardan yansıttığı dünyalara bakmak bir bakıma. Bu öyle bir dünya ki eve dönüş yolunu bulmaya çalışan Odysseus'un hikayesini anlatan Homeros da bize eşlik ediyor, Kırmızı Kitap’ıyla Jung da…
Ve bu dünyada yalnız ayna değil kırmızı olan. Metin boyunca kırmızı rüzgarlar esiyor, taşların kırmızımsı rengi gözleri kamaştırıyor. Kapağı kırmızı yakut taşlarla süslü saatler on dakika ileri gitti diye tüm saatler yanılıyor, kırmızı şaraplar hem yudumlanıyor hem de şarabın kırmızısı gece gibi kararırken etrafta Minerva’nın baykuşları ötüyor.
Ve öyle dokunaklı bir anlatı ki: güneş şefkatle yükseliyor, kentin her yanına dolunay gibi bakan masalar kuruluyor, söylenen değil söylenmeyen şarkılar merak ediliyor…
Burhan Sönmez’in Kırmızı Ayna’sı yazılanlar kadar yazılmayanları ile de siyasi tarihimize bir kayıt düşüyor. Pek çok karanlık noktaya ama en önemlisi bir kadının geçmişinden bir toplumun geçmişine ayna tutuyor adeta.

Sönmez: Kırmızıdan başka renk var mıydı ki?
Değerli Burhan Bey, önce hâlâ sıcak olan Hemingway Ödülünüz için sizi tebrik ederim. Bizler okur olarak gurur duyduk. Ödülün “çağının tanığı” kategorisinden gelmesi de Kırmızı Ayna ile adeta somutlaşmış oldu. Klemens Bülten’in 4. Sayısının temasını “Kırmızı” olarak belirlediğimiz akşamın ertesi günü, yeni kitabınız Kırmızı Ayna’nın satışa çıktığını gördüm. Bu tesadüfle içine girdiğim Kırmızı Ayna’nın dünyasından başka bir insan olarak çıktığımı söylemek abartılı olmaz. Hâlâ tesirindeyken sizinle bu röportajı yapabildiğim için çok mutluyum; öncelikle zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Kitabın adıyla başlayalım. Metinde birçok metafor var. Nehir, geyik, çıplak ayaklar… Sahne zaten düş mü yoksa gerçek mi olduğunu bilmediğimiz bir odada açılıyor. Ama ayna en kuvvetli metafor. Kitabı okuduğum süre boyunca, bilhassa sonlara doğru sık sık aynaya bakma ihtiyacı duydum ama sahiden bakmak. Benden başka aynaya ne yansıyor diye bakmak... Kitapta Zaza bu sorgulamayı o kadar uzun yapıyor ki insan şüpheye düşüyor, benim görmediğim ne var diye… Bu kuvvetli metaforu seçmeye nasıl karar verdiniz ve neden kırmızı?
B.S: Ayna ve yansıtma metaforunu önce romanlarımda sık sık kullandım ama hiç merkezi bir imge haline getirmedim. Uzun zamandır bunu yapma hayalim vardı, aynayı dünyanın merkezine yerleştirme ve her şeye onun içinde bakma isteği. Kendimizi ve hayatı ne kadar anlayabiliriz? Bunu dışımızdaki yansımalar aracılığıyla yaptığımızda, zihnimizde ne tür görüntüler açığa çıkar? Bu soruları sorarak ve o aynanın karşısına bir odadaki yaşlı bir kadını yerleştirerek, bir hikâye kurdum. Kırmızı içinse ancak şunu diyebilirim: Kırmızıdan başka renk var mıydı ki bu roman için? Zihnim böyle düşünür.
Romanın ilk ateşi içinize annenizin vefatı sırasında düşmüş. Bundan biraz bahsetmek ister misiniz?
B.S: Söyleşilerde bu soru hemen sorulur oldu. Kısaca anlatayım. Annem yoğun bakımdayken Cambridge’ten Ankara’ya gittim. Yanına iki kez girebildim. İkincisinde, kendinde değildi. Aletlere bağlıydı, zor nefes alıp veriyordu. Beni duyup duymadığını bilmiyorum. Bir şeyler söyledim. Belki farkında değildir diye, “Anne, ben Burhan’ım” dedim Kürtçe. Biraz zaman geçti ve ağzından şu Kürtçe sözcükler çıktı: “Burhan, anne ölüyor.” Ondan duyduğum son sözler bunlardı. Ben uzaktan ona dönmüştüm, o belki bunu bir rüya sanıyordu. Bunlar yavaş yavaş aklımda dolanan sözler, görüntüler ve hisler olarak büyüdü ve bir romana dönüştü.
Kitabın dili oldukça şiirsel. Epigraflarınızın Jung’un Kırmızı Kitap’ından alındığını zaten belirtiyorsunuz ama Jung’un lirik dilini de devam ettiriyorsunuz. Bunlar alıntı gibi değil de zaten sizin kaleminizden çıkmış gibi duruyor. Öyle ki bazen karakterleriniz de Jung’un cümlelerini tekrar ediyor. Neden Kırmızı Kitap?
B.S: Bu roman için araştırmalarımı, okumalarımı yapıyordum, o dönem başka bir konuyla ilgili olarak Jung’un kitabına rastladım. Okuduğumda, bu kitabın hem dilinin hem de içeriğinin benim romanımla bütünleştiğini hissettim. Ondan sonra da içine daldım.
Anlatı Shakespeare’in, Hamlet’inden meşhur “ölmek uyumak” tiradı ile başlıyor. Satır aralarında Sokrates var, Dante var, Marco Polo’nun ağzından “ölü çocukların düğünü” anlatısı var. Efsanelerle, mitoloji ve dinin kesişimleriyle dolu kitap. Seba’nın merakı aracılığıyla müzik de ulaşıyor bize. Dünyası çok zengin bu metnin. Bunları nasıl seçtiniz?
B.S: Bunlar, bir arşiv taramasıyla varılan sonuçlar değil. Hikâyenin içinde ilerlerken oradaki çağrışımlar sizin hafızanızdaki bilgi parçalarına ışık gibi çarpar, siz o zaman orada işinize yarayacak, bu hikâyeyle bütünleşen bir şeyler olduğunu fark edersiniz. Bunlar da yazma sürecinin içinde beliren, yüzeye çıkan örnekler oldu benim için.
Savaş bilinen ve deniz bilinmeyendir, diyerek efsaneleri okuyucunun kucağına bırakıyorsunuz. Anlatı boyunca İsa kadar Zeus da Poseidon da ilahi bir varlık. Bilhassa Homeros’un Odysseia’sı çok etkin metinde. Homeros'un en ünlü betimlemelerinden birini -güneş gül parmaklarıyla belirince- metnin iki yerinde kullanıyorsunuz… Zaza, kendine seçtiği kimlik gibi Odysseia’yı de adeta kutsal bir metin kabul ediyor. Bu epik anlatıları, mitleri nasıl seçtiniz, engin bir deniz zira. Ortak noktaları sanırım kayıplar, değil mi?
B.S: Yolculuk ve arayış, Odysseia’nın temel izleği. Bekleyiş de orada var ama ikincil konumda. Ben bu yanı alıp romanımda öne çıkardım ve bekleyişin kederi ve zorluğu üzerine yoğunlaştım. Odysseia engin bir deniz, içinde kullanabileceğiniz sayısız öge var. Bunlardan hangisini kullanayım diye değil, bu kadar çok malzeme içinde hangilerini eleyeyim diye düşünüyorsunuz yazarken.
Bir Pazar ayininde Papaz Kutsal Kitaptaki Yaratılış bölümünü okuyor; hikaye buradan Babillerin, Yunan ozanlarının, Ortadoğu peygamberlerinin yinelediği “topraktan geldik ve yine toprağa döneceğiz” anlatısına geçiyor. Mitoloji ve dini böyle iç içe geçirerek anlatmanızı nasıl yorumlayabiliriz?
B.S: Bunların iç içe geçen anlatılar olduğunu, birindeki büyülü dilin diğerinde kutsallığa büründüğünü anlayabiliriz. Aralarında o kadar da kalın çizgiler yok aslında. Bir yazar için, sözle ifade edilebilen her şey, bir metindir ve ben de modern zamanda geçen bir hikâyenin arkaik metinlerle nasıl iç içe geçebildiğini göstermeye çalıştım. Bu içsel bağlar bazen bu metindeki gibi görünür olabilir ama çoğu zaman günlük hayatın ayrıntılarında göze batmadan varlığını sürdürür.
Başlıklandırma biçimi çok ilgi çekici. Kitabı okudukça ve “ben bu başlığı daha önce gördüm” demeyi yineledikçe anladım ki bu bir tercih. Bizler genellikle başlığın, altındaki metnin içinde geçmesine alışkınız. Siz başlıkları, bir önceki bölümün içinden seçmişsiniz. Başlıkların nerede geçtiğini takip etmek bir nevi bulmaca gibiydi ve bunu çok sevdim. Bunu neden tercih ettiniz? Başlığı seçerken nasıl bir yol izlediniz?
B.S: Eski metinlere başvururken, bugün yazdığımız en yeni hikâyenin bile geçmişte kökleri bulunabileceğini hissettim. O zaman dedim bunu göstermenin başka bir yolunu bulayım ve kitaptaki yirmi dört bölümün başlıklarını buna göre, bir önceki bölümden aldım. İlk bölümün başlığını da en son bölümden alarak bir devri daim kurmaya çalıştım.

Şimdi biraz karakterlere geçelim. Kitabımız esasında, oğlu Seba’dan uzun yıllardır haber alamayan bir annenin, ölmeye yakın, oğluyla giriştiği bir muhasebe, bir hayat sorgulamasını anlatıyor. Anne (Zaza), Büyükada Rum Yetimhanesinde büyüyen ama aslında etnik kökenini bilmeyen -sorgulamayan- bir kadın. Çocukluğundan mutlulukla bahsediyor ama tıpkı aynaların üzerini örttüğü gibi kendi geçmişinin de üzerini örtmüş. Yetimhanede büyüyen bir çocuk ne kadar mutlu bir çocukluk geçirmiş olabilir ki? Hem de hatırladığı ilk anısı, bizi Büyükada’dan çok uzağa, korkunç bir mağaraya götürürken… “Kendini bulmadan yiten insanlar var” diyorsunuz bir yerde, bu bana çok dokundu, Zaza böyle bir kadın. Öncelikle şunu sormak istiyorum, bu kadın neden her yana tuttuğu aynayı kendi geçmişine tutmaktan bu kadar imtina ediyor?
B.S: Ben de bu soruyu merak ettim ve bunu anlamaya çalıştım. Etrafımızdaki pek çok kişi böyle yaşar, belki biz de farkında olmadan böyle bir eğilime sahibiz. Bu, hikâyenin kişisel yanı. Toplumsal yanı ise, özellikle Türkiye’de, biraz daha karmaşık hale geliyor. Son yıllarda herkesin kimlik diliyle konuştuğu bir zamanda insanlar köklerini merak ediyor veya çoğu örnekte görüldüğü gibi mevcut kimliğine sarılıp, farklı olduğundan şüphelendiği geçmişini araştırmaya yönelmiyor. Doğru - yanlış meselesi değil bu, bir yazar için üzerine eğilinmesi gereken bir olgu.
Kayıp oğulsa her anlamda kayıp. Anne kendine bir geçmiş inşa etmiş ama gerçekliğinden emin değiliz, oğlundan sakladıkları da var. Baba deseniz; Seba, adının bile yarısını taşıdığı babası Sebastian’ın kim olduğundan habersiz. Bu anne ve oğul yitip gittikten sonra bu hikaye asla hatırlanmayacak. Bu ülkede hikayesi böyle silinip gitmiş insanlar ve topluluklar var. Anne, baba ve oğul, hepsi bu topluluklara ait insanlar. Anne ve oğulun bu son konuşması, hafızayı, aidiyetleri, kimlikleri sorgulatıyor ve bir noktada şunu sordurtuyor: Bir ülkenin geçmişi bireyin geçmişini ne ölçüde etkiler?
B.S: Fazlasıyla etkilediğini Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakarak anlayabiliriz. Bu kadar kargaşa, iletişim kuramama sorunu, toplumda yaygın. İnsanlar başkalarıyla bir arada mutlu yaşamaktan ve aynı zamanda kendi geçmişiyle (kişisel veya tarihsel geçmişiyle) huzurlu, mantıklı bir bağ kurmaktan uzak duruyor. Bunun pek çok nedeni var, psikolojik ve politik yanlar da buna dahil edilirse, büyük bir sorunla uğraşmamız gerektiğini fark ederiz.
Baba karakteri uzun süre ortada yok, kitabın neredeyse ortalarında ilk kez rastlıyoruz. Seba, babasız büyümekle alakalı travma yaşamadığını da söylüyor (bu yanıyla da Freud’u değil Jung’u akla getiriyor.) Sebastian’ın öne çıkan bir karakter olmamasını özellikle mi tercih ettiniz? Kaldı ki Sebastian’ın da hiç kolay bir hayatı olmamış ve onun da akıbetini bilmiyoruz. Buna rağmen bizim önceliğimiz hiç Sebastian olmuyor. Bu hikaye anne ve oğul hikayesi, babayla bir hayat kurmamayı neden tercih ettiniz?
B.S: Bir hikayede ana karakterler, tali karakterler, dış çeperdeki karakterler vs çeşitlilik gösterir. Ben burada, bekleyen anneden çok uzaklaşmamaya gayret ettim. O anne için uzak kayıp, kendi annesi ve sevgilisidir. Onlara dair beklentisi yok. En yakın zamandaki kayıp ise oğlu. Hayatını onunla birlikte kurmuş, inşa etmiş İstanbul’da. Doğal olarak, beklentisi de oraya odaklanıyor.
Sebastian Sivaslı bir Hıristiyan. Zaza, adını Büyükada’ya gelmeden önce kendisine bakan topluluktan alıyor ama o da Hıristiyan olduğunu düşünüyor, öyle söylenmiş. Ayrıca bildiği köklerine sahip çıkmak istediği için üniversitede Yunan Dili okuyor. Kendi içe kapalı dünyasını sürdürmek için sorgulamıyor, inançlarını ve köklerini sorgulamadan hayatını sürdürüyor. Ama yakınlarının yer yer sorguladığı gibi Kürt de olabilir, Yahudi de olabilir. Türkiye’de etnik ve dini bu çeşitlilik bir zenginlik olacağı yerde, ne yazık ki daha çok acısıyla hatırlanıyor. Kırmızı Ayna’da da en acı hikayelerle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Sizce bir gün bu farklılıkları ayrılıklarla değil birlikteliklerle anlatacak bir roman da yazar mısınız?
B.S: Keşke öyle bir noktaya ulaşsak, hep birlikte, ve biz de mutlu, huzurlu hikâyeler anlatsak. Aslında şu anda yazdıklarımız, o hayalin tersten ifadesi. Acıları anlatarak, mutluluğa olan özlemi vurguluyor, bunun unutulmamasına çalışıyoruz.
Anlatımınızda konuşma çizgisi yahut diyaloğu belirtecek başka bir imleç yok. Okuma pratiği kuvvetli olmayan bir okur, kimin konuştuğunu anlamayabilir. Ama aslında konuşan sadece Zaza diyebilir miyiz? Anne ile oğul karşılıklı konuşuyor gibi okuyoruz ama metin bütünüyle Zaza’nın bir ayna karşısında konuşması gibi. Bu buluşma bu dünyaya ait değil, imgesel bir dünyada yaşanıyor, değil mi?
B.S: Ben doğrudan öyle bir şey diyemem. Sadece, okuma yollarından “biri” budur, diyebilirim. Romanda böyle bir dil seçmemin nedeni de buydu. Hayat tek boyutlu ve tek ihtimalli değil, aksine çok ihtimalli anlaşılabilir ve roman bunu göstermenin en iyi formlarından biri.
Türk ve dünya siyasetinin belli başlı olaylarından romandaki tarihi akışı takip edebiliyoruz. 1937-38’lerdeki Dersim olayları yahut 1964 Rum olayları Zaza’nın kişisel geçmişinde gitmek zorunda kaldığımız kara sayfalardan. Ama asıl olay Seba’nın, 1990’ların tekinsiz ortamında katledilen gazetecilerin, akademisyenlerin arasında Turan D. Anter’in suikastına tanıklık etmesiyle başlıyor. Nasıl kurguladığınızı merak ediyorum. Ana karakterlerimiz kurgu olsa da roman boyunca yakın geçmişte değindiğiniz tüm tarihi olaylar gerçek. Olay örgüsünü nasıl inşa ettiniz?
B.S: Olayların geçtiği dönemlere bakınca (1930’lar, 1960’lar ve 1990’lar) toplumdaki alt üst oluşları izliyor ve bunların içinden, hikâyedeki karakterlerin hayatına etki edebilecek olanlara odaklanıyorsunuz. Dinlenen bir müzik albümü de olabiliyor bu, bir satranç müsabakası veya politik bir olay da olabiliyor.
Zaza’nın son günü, 1999’un yılbaşı gecesi - tam da milenyuma girmeden evvel- bir devrin kapanması, şaşaalı bir yeni çağın arefesi. Zaza, 1900’lerin tümüyle hesaplaşır gibi sorguluyor hayatını. Bu sorgulama yalnızca bireysel değil toplumsal hafızayı da zorluyor bu haliyle. Peki neden milenyumun başlangıcı olan yılbaşı gecesini seçtiniz?
B.S: Yarın sabah yeni bir güneş doğacak. Hayata yeni bir başlangıç yapma olanağımız var. Yeni yıl, yeni milenyum gibi dönüm noktaları da insana taze bir başlangıç ve yenilenme duygusu verir. Ama bunu başarmak, ilahi inançlarla değil, ancak sağlıklı bir hafızayla, tarih bilinciyle ve insan sevgisiyle mümkün. Bu eşiğe, zorluğa ve aynı zamanda imkana işaret etmeye çalıştım.
Okurken son ana dek, Zaza’nın başını bekleyen ölüm mü oğul mu, uykuyla uyanıklık arasındaki o sersemletici bilinmezlikte kalmaya devam ediyoruz. Sizin de böyle yurt dışında zorunlu olarak kaldığınız yıllarınız oldu. Üstelik Zaza ve Seba’nın ayrı kaldığı süreyle neredeyse aynı. O yıllarda sizin hayatınıza dair yaşadığınız belirsizlik nasıldı? Ailenize nasıl yansıdı? O günleri nasıl anımsıyorsunuz bugün? Bu hissiyat bu kurguya ne kadar yansımıştır?
B.S: Fazlasıyla yansıdı diyebilirim ama kendi hikâyem şimdi ikincil konumda. Seba ve annesi Zaza benim için asıl hikâye oldu. Kendi hikayem onların malzemesi artık.
Siz kavuşamayanların da bir hikayesi olmalı diyorsunuz. Yıllardır çocuklarını aynı meydanda bekleyen Cumartesi Anneleri'ne hem Kırmızı Ayna’da hem ödül törenindeki konuşmanızda yer verdiniz. Acının sıradanlaşması, normalleştirilmesi diyorsunuz bu akıbetini bilmediğimiz, artık sormayı bıraktığımız hikayelere. Bu hikayeleri görünür kılmak için neler yapabiliriz?
B.S: Çok şey yapılabilir. Mesela ben şimdi bu konuda hikâye yazıyorum. Mesela siz bu konuda bana soru soruyorsunuz. Ben İstanbul’da yaşarken düzenli olarak Cumartesi günleri Galatasaray Meydanı’na gider, oradaki annelerin oturma eylemine katılırdım. Herkesin yapabileceği şeyler vardır.
Politik kaygılarla tarihin kaydetmediği ve unutmaya mahkum ettiği olayları edebiyat bize hatırlatmaktan ne kadar sorumlu sizce? Biz tarihçiler, tarihi üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra, sizin de romanda değindiğiniz gibi Minerva’nın Baykuşu alacakaranlıkta belirdikten sonra yazmak zorundayız ve o alacakaranlık aydınlığa çoğunlukla varmıyor. Edebiyat bu noktada nerede duruyor?
B.S: Edebiyat bunu her zaman yapabilir. Henüz bir olay yeni yaşanmışken de onun romanı, şiiri yazılabilir veya üzerinden çağlar geçtikten sonra da. Farklılık zamandan ziyade olayı aktarma biçimiyle ilgili. Bir tarihçi geçmişin gerçekliğini anlayarak konuşur, bir gazeteci bugünkü gerçeği açığa çıkarmaya çalışır, romancı ise farklı bir gerçek inşa eder ve bu yolla, gerçeğin tek görüntüsü değil, farklı ve mevcut olandan daha iyi halleri olabileceğini ifade eder.
Bir Yazar ve Düşünür Olarak Burhan Sönmez
Kitapları 40’dan fazla dile çevrilen ve uluslararası birçok ödül almış olan Burhan Sönmez, uluslararası festivallerde jüri üyeliği ve Cambridge Üniversitesi'ndeki akademisyenliğinin yanı sıra, 2021’den beri PEN International’ın Başkanı. Yalnız edebi alanda değil kültür dünyasında üretim yapan bir düşünür aslında. Önceki yıllarda Vaclav Havel Ödülü, EBRD Edebiyat Ödülü, Sedat Simavi Edebiyat Ödülü ve Orhan Kemal Roman Armağanı gibi ödüllerini de alan yazarımız, 2026 yılında Hemingway Ödülü’ne değer görüldü ve ödülünü 27 Haziran 2026 tarihinde İtalya’da aldı.

Jürinin ödül gerekçesi metni bize çok şey söylüyor:
“Çağımızın Tanığı” dalında 2026 Hemingway Ödülü, tarihin kıyısında yaşayanların acılarını, hafızasını ve onurunu edebiyatın gücüyle anlatma; yazıyı sınırları, dilleri ve kuşakları aşabilen sivil bir tanıklığa dönüştürme becerisi nedeniyle Burhan Sönmez'e verilmektedir. Sönmez romanlarında bireysel ve kolektif kaderleri iç içe örmekte; zulüm görenlere, sürgün edilenlere, yenilgiye uğrayanlara ve başkaldıranlara ses vererek, siyasi şiddetin ve özgürlük kaybının hayatlar ve vicdanlar üzerinde nasıl derin izler bıraktığını gözler önüne sermektedir. Hem şiirsel ve vizyoner hem de son derece somut bir üsluba sahip olan Türkiyeli Kürt yazar; İstanbul ve Anadolu'yu, acı ile umudun, hafıza ile adalet arzusunun bir arada var olduğu, insan ruhuna ait evrensel coğrafyalara dönüştürmüştür. Eserlerinin kökeninde, yazarın içinde büyüdüğü Kürt sözlü geleneği yatar; bu, uzun süre yasaklanmış olmasına rağmen birincil bir direniş eylemi olarak hafızada yaşatılan bir dildir. Baskı ve sürgüne dair kişisel deneyimlerin izlerini taşıyan eserleri, edebiyatın yalnızca bir hikâye anlatıcılığı değil, aynı zamanda ahlaki bir direniş ve düşünce özgürlüğünü savunma biçimi olduğunu bize hatırlatır. Savaşların, milliyetçiliklerin ve yeni sansür biçimlerinin hüküm sürdüğü bir çağda Burhan Sönmez'in sesi, insanların kendi hafızalarını, kimliklerini ve özgürlüklerini koruma hakkına tanıklık etmeyi sürdürmektedir.
[1] Burhan Sönmez, Kırmızı Ayna, İletişim Yayınları, İstanbul, 2026, 88-89.
