Pencereler, içeride olanla dışarıdaki arasındaki köprüdür. Günah çıkarma ritüelinden Rönesans sanatına, psikolojiden mimariye açılmış pencereler, dünyaya başka açılardan bakmayı sağlar. Psikolojik destek de özünde budur: Bir kişiye bir pencere açmaya niyetlenirsek, ufkunu genişletip gün ışığı almasına da yardım edebiliriz.
Uludağ’ın eteklerindeki bir kentte büyüdüm. Büyüdüğüm, var olduğum, nefes aldığım yerlerde geçmiş zaman insanlarının nasıl hissettiğini çocuk aklımla merak etmişimdir. Zaman zaman düşünürdüm: piknik yaptığım bu dağ eteğinden göz alabildiğine uzanan ormana bakan eski zaman insanlarının dizleri titrer miydi, tenleri bu rüzgarı nasıl alırdı? O günden bugüne en çok da şunu sorarım : Nasıl oldu da doğada yaşamayı topyekün bırakıp her yanı kapalı binalara girdik?
Bir zamanlar tam anlamıyla ait olduğumuz "dışarısı" ile aramızda bugün pencereler var. Dışarıdakinden kesin bir çizgiyle ayrı olmak ama yine de bağ kurmak için icat edilmiş açıklıklar, pencereler. Hepimiz korunaklı binaların içinde yaşamımızı sürdürüyoruz ancak mutlaka bir şekilde bir aralık bırakıyoruz dışarıya. Büyüklü küçüklü, çeşit çeşit manzaralara açılan pencereler süslüyor binalarımızı.
Kimse ışığı görmediği, kapalı bir yerde durmak istemez; mutlaka bir ışık, bir ses, bir hayat almak isteriz bu aralıklardan. Hep isteriz ki akıp giden hayatın, dönüp duran devranın bir parçası olduğumuzu hatırlayalım bu aralıklardan bakarak.
Bu merak beni bir gün psikoloji bilimine taşıdı; orada bir pencerenin izine rastladım. Orta Çağ'da Hristiyanlar günahlarının affı için rahiplerine kendilerini açardı. Bu konuşmalar, terapötik iletişimin belki de en eski örneklerinden biriydi. Zamanla günah çıkarma eylemi Katolik inancında kendine bir cisim buldu: iki taraflı ahşap bir bölme. Bir pencere.

Rahip, sade ve gölgeli bir pencere arkasında oturur. Diğer tarafa geçen kişi rahibin yüzünü görmez, kendi yüzünü göstermez; anlattıkları orada kalır. O yarı karanlıkta, tahta pencerenin önünde, içini dışarıya döker. Kimin kiminle konuştuğunu kimse bilmez; yargılama yoktur, kayıt yoktur. Yalnızca anda olmak vardır.
Bu konuşma biçimi zamanla değişti; günah çıkarma, çeşitli şekillere bürünen bir ritüel olarak kaldı ama konuşmanın iyileştirdiği fikri, bu pencereden çıkıp bambaşka bir yöne yürüdü, belki de terapinin doğuşuna zemin hazırladı.
Aslında ruh sağlığı desteği de özünde bir pencere meselesidir. Uzman, yardım arayan kişiye düşünmek için farklı çerçeveler sunar. Farklı çerçevelerden bakmak insanlara farklı seçenekleri olduğunu düşündürür, dünyanın gördükleri ve inandıklarından farklı olabileceğini hissettirerek onlara umut aşılar. Bir pencereyi biraz aralayınca ışığın yönü değişir ya; düşünsel çerçeveler de aynı böyle çalışır.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.

Orta Çağ'da din farkında olmadan terapötik iletişimi keşfederken, sanat tarihi de aynı dönemde perspektifi keşfediyordu. 1435'te İtalyan Rönesans insanı Leon Battista Alberti, Della Pittura adlı kitabında devrim niteliğinde bir fikir ortaya koydu: Resim yüzeyi açık bir pencere gibidir, içinden görülen sahneye bakıyormuşsun gibi.
O zamana kadar resim düz bir yüzeydi, dekoratifti. Alberti ilk kez resmin kendisinin bir pencere, yani bir bakış açısı, bir perspektif olduğunu söyledi ve perspektif geometrisini sanata kazandırdı.
Alberti'nin bugün hâlâ anılmasının sebebi bu yeni düşünce biçimine, farklı bir pencereden bakmaya niyetli olmasıdır. Yeni bir pencereden bakmak her zaman bir seçenek sunar. Ne görüyorsun, nasıl görüyorsun soruları bu niyetin bir yansımasıdır. Psikolojide perspektif alma da böyle çalışır: Bir başkasını görmeye niteyliysen, görürsün.
Benden önce Uludağ eteklerinde durup düşünen insanlar ne hissetti, kimlerdi, hayatta nereye bakmayı amaçlamışlardı, bilemem. Ama biliyorum ki diğer kişiye bir pencere açmaya niyetlenirsek, ufkunu genişletip gün ışığı almasına da yardım edebiliriz.
Mevlana'nın da dediği gibi, gönülden gönüle pencere vardır.
