İçeride nefes alabilmek için açtığımız pencereler, dışarıdaki çığlığı duyduğumuzda ne işe yarayacak? Bu yazı, Alfred Hitchcock'un Arka Pencere (1954) filmini henüz izlememiş okurlar için sürprizi bozabilecek anlatı detayları içermektedir.
Dışarıyı ve içeriyi ayırmak için duvarlar örer, o duvarların ardına "ev" deriz. Ev; iç dünyamız, benliğimiz, kimliğimizdir. Kapılar ve pencereler ise bu iç ve dış dünya arasındaki geçitlerdir. Pencereleri sımsıkı kapatmak bizi karanlıkta ve nefessiz bırakır; tamamen açık bırakmak ise mahremiyetin sınırlarını yok eder. Kendimizi korurken dışarısıyla bağ kurabilmek için her benliğin ideal sayıda pencereye ihtiyacı vardır.
Peki, o pencereden dışarı baktığımızda ne görürüz? Günümüz şehirlerinde çoğumuzun penceresi, bize bakan bir başka pencereye açılıyor; birbirimizin hayatına ve gerçekliğine tanıklık ettiğimiz ortak alanlara dönüşüyor. Alfred Hitchcock, Rear Window (Arka Pencere) filminde bizi tam olarak bu ortak alanın içine oturtur. Geçirdiği kaza nedeniyle tekerlekli sandalyede iyileşme sürecinde olan fotoğrafçı Jeff, evinin penceresinden karşı apartmandaki pencereleri izlemeye başlar. Hitchcock, Jeff’in gördüklerini davetsiz bir misafir, haddini aşan bir röntgenci, bir cinayetin tanığı olarak bir çizgiden başka çizgiye taşır ve diğerinin penceresinde olup bitenleri görmenin ahlaki ağırlığını tartışmaya açar.

Jeff'in penceresinden; bir balerinin (Miss Torso) yalnızlığını, mutsuz bir kadının (Miss Lonelyheart) intihara sürüklenen umutsuzluğunu, bir müzisyeni ve yatalak eşine bakan Thorwald'ı izleriz. Jeff’in bu gözetleme rutini, sevgilisi Lisa ve bakıcısı Stella tarafından sertçe eleştirilir. Başkalarının hayatlarına davetsiz şekilde girmektedir. Haklıdırlar da. Ancak film bizi öyle bir kırılma noktasına getirir ki, mahremiyetin ihlali olarak başlayan o "bakış", Thorwald’ın ortadan kaybolan yatalak karısına ne olduğuna dair tek kanıt haline gelir. Penceremizin önünde oturup olanları izlerken mahremiyet adına kafamızı çevirmeli miyiz, yoksa tanıklığın getirdiği sorumlulukla harekete mi geçmeliyiz?
Tanıklığın Ağır Yükü: Rear Window'dan Toplumsal Sessizliğe
Jeff, penceresinin önüne oturmuş komşularını izlerken içimizde iki duygu çatışır. Bir yanda, mahreme izinsiz sızdığı için ona kızarız. Neden kendi hayatıyla ilgilenmiyordur? Öte yandan, Jeff’in karşı penceresinde şüpheli şekilde ortadan kaybolan bir kadın vardır. Thorwald’ın ortadan kaybolan yatalak eşine ne olduğunun peşine düşer. Ortada bir cinayet olabileceğinden şüphelenir ve peşini bırakmaz.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Jeff’in kararlılığı sevgilisi Lisa ve bakıcısı Stella tarafından da sınanır. Fakat katilin peşine düştüklerinde Lisa, pencerenin arkasındaki güvenli seyirci olmaktan çıkar. Lisa karşı apartmana geçer, cinayet mahallinin içine dalar. İzleyen değil, eyleme geçen tanığın kendisidir. Bacağı alçıda olduğu için evinde eylemsiz kalan Jeff sadece bakabilirken, Lisa konfor alanını terk eder ve pencerenin öteki tarafına geçer. Lisa’nın bu dönüşümü şiddete karşı sadece izleyici kalmamak, risk alıp dahil olmak gerektiğine dair keskin bir metafor oluşturur. Lisa penceresinin perdelerini kapatıp kendisini olanlardan soyutlamamıştır.
Jeff, Lisa ve Stella'nın bir cinayetin peşine düşüşü, bizi o soruyla baş başa bırakır: Penceremden bakıp gördüklerim, benim ne kadar sorumluluğumda?
Belki de pencerelerin bizi dışarıdaki tehlikeden koruyan birer zırh olduğuna inanıyoruzdur. Karşı pencerelerde patlayan fırtınaları güvenli karanlığımızda birer sinema filmi gibi izlemeyi tercih ederiz. Çünkü tanık olmak, konforu bozmayı gerektirir. Tıpkı filmin sonunda katilin Jeff'i penceresinden aşağı fırlatmak istemesi gibi; şiddet, gözümüzü kapatsak da eninde sonunda bizim penceremizden içeri sızar. İçeride nefes alabilmek için açtığımız o pencereler, dışarıdaki çığlığı duyduğumuzda ne işe yarayacak?
