Kırmızı çizgiler baskı, zulüm ve hüzün getirir. Ama umutla neşeyi de görebilen için anlam asla tek değildir.
Okuma yazma öğrenmeye başladığımızda kurşun kalemin yanında bir de kırmızı kalem olurdu. İlk kırmızı çizgimizi o kalemle çektik. Başlık içindi önce. Sonra defterlerin yapraklarında hatalı bir yazımın altını çizdi. Sınav kağıtlarında puanları yuvarlak içine alıp topladığını hatırlıyorum. Kırmızı, otoriteye dönüştü birden. Sınır. "Burada dur" demenin görsel uyarısı.
Büyüdükçe kırmızı çizgiler de büyüdü bizimle birlikte.

Kırmızının Gör Dediği
Sanatçının iktidardan bağımsız, özgür, kendi çizgisinde durması fikri tarihsel olarak çok yeni. Rönesans'tan önce, Romantizm'den önce, sanatçı zaten iktidarın yanındaydı. Fresk yapmak için duvar lazımdı, duvar için taş, taş için para, para için hamilik. Sanatçı hamisi olmadan var olamazdı. Haminin adı çoğunlukla kraldı, sultandı, imparatordu.
Aynı çağda başka bir üretim pratiği de vardı. Şiir yazmak bedavaydı. Kâğıt ve mürekkep, mermer ve altın değildi. Hatta bunlara bile gerek yoktu. Dilden dile söylene gele yüzlerce yıl aktarılabildi. Bu özgürlük, bazen ölüme kadar gidiyordu lakin.
Nesimi bunlardan biriydi. 15. yüzyılda Halep'te yaşadı, Hurufî inancını şiirlerine işledi. Tanrı'yı insanın yüzünde arayan, hiyerarşiyi tersine çeviren bir inanç. İktidarı rahatsız etti. Memlük sultanının buyruğuyla derisi diri diri yüzüldü. Efsane şöyle der: derisi yüzüldükten sonra onu omzuna aldı ve şehrin kapılarından çıkıp kayboldu.
Nesimi'nin kırmızı çizgisi vardı. Kaleminin yönünden, bedeli ne olursa olsun, vazgeçmedi.

Kırmızının Yön Verdiği
Kalemşör, kalemle geçimini sağlayan kişiydi. Ama kalem hiçbir zaman yalnızca bir araç değildi. Kimin elinde tutulduğu, nereye çevrildiği, ne yazdığı her şeyi değiştirirdi.
Kalem verilir. Kalem alınır. Sanatçıya sunulan imkan çoğunlukla bir ağızın ucundadır. Saray, atölye, sahne, yayınevi.... Ve o imkanla birlikte, farkında olmadan, kalemin yönü de belirlenir. Biraz şöhret, biraz güvence, biraz onay. Az tamah etmek kolay değildir.
Birisi sizi sopayla döverek işin sevincini yaşa derse, siz de yaralı ayağınızla kalkıp yürürsünüz, işin sevinci bu diyerek.
- Dmitri Şostakoviç
1936. Stalin, Lady Macbeth operasını Bolşoy'da izledi. Üçüncü perdede kalktı, gitti. İki gün sonra Pravda'da imzasız bir yazı çıktı: "Müzik Değil, Kaos." Tarihte devlet eliyle sanat sansürünün en ünlü ve tüyler ürpertici örneklerinden biri.
Şostakoviç, bu yazıdan bir yıl sonra Beşinci Senfoni'yi yazdı. Resmî söylem onu "Sovyet sanatçısının haklı eleştiriye verdiği yapıcı yanıt" olarak nitelendirdi. Stalin kabul etti. Ama finale dikkat edin: o coşkulu, zafer dolu sonuç Beethoven'ın Dokuzuncu'sunun tonalitesiyle yazılmıştı; ama yarı hızda. Zorunlu bir sevinç. Dayakla söyletilmiş gibi. Stalin bunu anlamadı. Şostakoviç'in kendisini yücelttiğini düşündü. Şostakoviç kalemi vermemişti. Ama kalemin yönü zorla çevrilmişti. Yaptığı şey o yönün tam içine, gizlice, başka bir şey yazmaktı.

Kırmızının Umut Ettiği
Kırmızı bir renktir. Ama tek bir şey değildir.
Sınav kağıdındaki kırmızı başka, ufuktaki kırmızı başkadır. Biri "dur" der, öteki "bak". Biri hatayı işaretler, öteki sabahı haber verir. İktidar kırmızıyı hep birinci anlamıyla kullanmak ister. Sanatın işi belki de rengin öteki anlamını hatırlamaktır.
Nesimi bunu canıyla yaptı. Şostakoviç ise çizginin tam içinde, zorla söyletilmiş olanın kalbine başka bir şey gömdü. Müziğindeki neşe ne rejimin zafer türküsüydü ne de ona rağmen yazılmış sessiz bir çığlık. İkisinin tam ortasında, kendi başına bir şeydi.
Kırmızı çizgi yalnızca sanatçının önünde durmaz. Bir gün hepimizin önüne çıkar ve her birimiz, bir biçimde, ne yapacağımıza karar veririz. Belki büyümek, kırmızı çizgilerin ortadan kalkması değildir. Belki büyümek, onların ne zaman "dur" dediğini, ne zaman "bak" dediğini ayırt edebilmektir.
Umudun kırmızısı çalınamaz. Sabahın kırmızısı da. Neşe de.
Ne olursa olsun, elimizde her renkten bir kalem kalmalı.
