Pencere bazen ışık için açılır, bazen ses için. Broadway'in arka koltuğunda camına alnını dayayan çocuktan, Arkadaş Zekai Özger'in "sesin sarsın dünyayı" dediği ana. Her ikisi de hayatın içinde kalmak için.
Bulutlar geçiyor. Gördün mü?

Şu sağdaki Nasreddin Hoca. Eşeğine ters binmiş, gökyüzünün o sonsuz maviliğinde ağır aksak ilerliyor. Hemen arkasından ağzı açık bir timsah süzülüyor. 90'ların ikinci yarısı. Bir Broadway 9 GTE'nin arka koltuğu, alnım soğuk cama yaslanmış.
O cam benim için dünyanın en büyük perdesiydi. Bedava, sonsuz, kimsenin müdahale etmediği bir perde. Ne hüzün çökerdi o pencereden bakarken, ne hayaller biterdi. Erdek'ten Bodrum'a, Ege'yi dolaşan anılar.

Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde ölümü düşünürken pencereye bakıyor. "Ah aklımdan ölümüm geçer" diyor, sonra ekliyor: "Gün eksilmesin penceremden." Başka bir şey istemiyor. Işık girsin içeri o dışa açılan kapıdan yeter. Bunu ilk okuduğumda ne demek istediğini anladım. 31 Mayıs 2011. Kiraz mevsimiydi. "Alışkanlıklardan vazgeçmenin zamanı, kendini öldürmeyi terk etme havaları" diye not düşmüşüm o gün. Pencereden ne gördüğümü hatırlamıyorum. Ama pencere vardı. Ve gün eksilmemişti.

Bazen pencere bu kadar. Şuncağız. Hayatta tuttuğun o ince çizgi. İçerisi karanlıkken dışarısının hâlâ aydınlık olduğunu hatırlatan şey. Ya da ne bileyim. Güneşin yine de doğacağını.
İlhan Şeşen başka türlü soruyor bunu. "Penceremin perdesini havalandıran rüzgar" diyor, "gir içeri usul usul, beni bu dertten kurtar." Dışarısı içeriye çağrılıyor. Rüzgar bir teselli gibi geliyor ama henüz bir şey çözülmemiş. Sadece perde kımıldıyor.

Belki pencere tam da bu eşikte anlam kazanıyor. Ne tamamen kapalı, ne tamamen açık. İçerisi ve dışarısı arasında bir gelgit.

Arkadaş Zekai Özger farklı bir yerden tutuyor pencereyi.
"Pencereyi kapama / gök dolabilir içeri" diye başlıyor. Sonra döndürüyor: "Pencereyi aç / Sesin sarsın dünyayı."
Tarancı ışık istiyor, Şeşen teselli. Arkadaş'sa sesi dışarı gönderiyor. Pasif değil bu. Pencere artık bir bakış yeri değil, bir çıkış yeri.
Kültür-Sanat Pusulası
1.500+ okurla her pazar. Ayda 4 e-mail.
Broadway'in arka koltuğunda bulutlara bakan o çocuk bunu bilmiyordu henüz. Nasreddin Hoca'yı timsahtan kurtarmakla meşguldü. Sonraları timsahı kurtarması gerektiğini öğrense de. Ama o soğuk camda alnıyla hissettiği şey belki buydu zaten. Dışarısı var ve sen onun bir parçasısın.

Portre fotoğrafçıları bilir! En doğal ışık pencereden gelir. Stüdyo lambası değil. O yumuşak, yönlü, değişken gün ışığı. Yüzü en iyi o aydınlatır. Belki bu yüzden Kemal Özer insan yüzünün tarihini sormadan önce şunu sormamızı istiyor:
Meraklıysan insan yüzünün tarihine
Önce şunu sor ey yolcu:
Neyle başlar insan yüzü,
Uçları güneş alevinde savrulan
Saçıyla mı bir çocuğun,
Sarkık avurtlarıyla mı,
Kıvrılmaya hazır dudaklarıyla mı,
Gücenik bakışıyla mı yoksa?
Bir de şunu sor:
Gücendiren ne insan yüzünü?
Broadway'in arka koltuğundaki o çocuğun yüzü henüz gücenmemişti. Alnı camda, gözleri gökte. Dünya o kadar genişti ki pencere yetmiyordu.
Sonra yetti. Sonra bazen o da daraldı.
Ama pencere hep oradaydı. Işığıyla, rüzgarıyla, sesiyle. Açık kaldığı sürece insan yüzü henüz tükenmemiş demektir.

* Defne'nin Kamerası Mayıs 2026: Kızım Defne'nin bayram yolculuğunda arka koltukta Nikon Coolpix S2600 ile çektiği fotoğraflar arasından seçilmiştir.