Pithecanthropus Erectus denildi mi yalnız dik duran insan gelmez akla. O aynı zamanda 1956 yılında Charles Mingus tarafından çıkarılan bir şarkının ve hatta albümün de adıdır.
Pithecanthropus Erectus yani daha bilinen ismiyle Java İnsanı veya Homo Erectus Erectus; dik duran insan işte! Bir yerlerden tanıdık geliyordur. Hatta o kadar dikeldi ki kendisini var edene karşı tutulmuş bir silaha dönüştü. Sonrası malum, ilerledi de ilerledi; ne demekse ilerlemek ve nereye doğru? Bu işin ilerisi varsa bir gerisi de olsa gerek!
İnsanlığın az gidip uz gidip, dere tepe düz edip, ilerlemeyle kafayı bozup, bunu bir çöküntüyle (tek bir tane değil tabii) taçlandırdığı İkinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir zaman sonra, 1956 yılında, Charles Mingus tarafından çıkarılan albümün ilk şarkısı ve aynı zamanda albümün de ismi Pithecanthropus Erectus.
Prometheus'tan çok daha önce, henüz yaşamı birtakım sembolleri bir yerlere kazıyıp hikayeleştirmeden yaşarken ateşi bulan ve bu ateşle İkinci Dünya Savaşı'nın ilk kıvılcımını da yakan sevgili atalarımız, böyle bir şarkının yazılmasına ta o zamanlardan vesile olacaklarını nereden bilebilirlerdi ki!

Dolayısıyla onların ve bizim şarkımız Pithecanthropus Erectus. Onların şarkısı çünkü ilk ateşi onlar yaktı; bizim şarkımız çünkü o ateşi biz harladık ve yandık ve yanmaya devam ediyoruz. Biz ve onlar yok, hepsini biz yaptık. Ve bizden bir Mingus da bunu bize göstermek için bir tarih ya da evrim kitabına benzer bir şarkı yaptı bize.
Kendi olgunluk eseri, büyüdüğü yer olarak da düşünebiliriz bu caz parçasını. Nerede büyüdün? Pithecanthropus Erectus'ta!
Şarkının bir caz ton şiiri (jazz tone poem) olarak tasarlanması; şiir, caz olsaydı nasıl bir şey olurdu sorusunun cevabı da oluyor haliyle. Ya da caz-şiir. Ya da hepsi birden, ne farkı, önemi var ki zaten? Bu okuduğunuz da bir caz şarkısı mesela, yazı değil.
Nasıl olsa aynı ateşte yanıyoruz halen. Ateşte yanan neyse, biçiminin bir önemi olur mu?
Ateş yaktığına biçimini verir zaten ya da yanan kendi hakikatine göre erir yanarken!
Yanıyoruz, biçim değiştiriyoruz, eriyoruz, biçimsizleşiyoruz, yok oluyoruz, hiç oluyoruz.
E insanlık bu ya, başladık bir yerden; önce bebek olduk (yani Pithecanthropus), sonra çocuk, sonra yetişkin falan derken en son geldik kibrimize tosladık ve çökmeye başladık. O kadar ki, ondan kurtulmak için kimler çarmıhlara gerilmedi?
Şarkı da bunu anlatıyor ama dramatik bir şekilde değil. Bu acıyı (ya da belki acı değildir de bize öyle geliyordur ama bir miktar acı da var sanki) farkında olarak taşıyor. Hikayeyi iyi bildiği için (ki onun için biraz düşünebilmek ve hatta idrak etmek gerekir) aktardığı duygu ya da acımsı şeyle bir kurbiyet yakalıyor ama onun kurbanı da olmuyor.

Belirli bir mesafeden bakılan her şey komedi gibi geliyor insana, şarkı (ya da şiir) da öyle bir mesafe ile bakıyor olaya, sarkastik bir yanı var. O acıyı paylaşıyor ama mesafesini de kaybetmiyor. Bir miktar trajikomik denilebilir.
İnsanlık binlerce yıl boyunca anlattı, işaret etti durdu. Henüz duygular bizden bu kadar uzaklaşıp bir taşa, parşömene ya da kağıda aktarılmadan evvel anlatarak yol aldık binlerce yıl. Ve tabii yazmaya çok sonra başladık ya, diyelim ki 5 bin yıl, bu ne ki tarihimizle kıyasladığımızda? İşte müzikte de var böyle bir durum; her ne kadar notalara dökülüyor olsa da bir ders kitabını okur gibi dinleyemiyoruz müziği. İdrak lazım. Duygudaşlık kurmadan o deneyimin bir parçası da olunamıyor.
Yerleşik hayata geçmek ve dolayısıyla yazmak, kültürün sadece aktarımına değil birikmesine de hizmet ettiği (tabii ki karşı değiliz, yazıyoruz nihayetinde) ve bu birikintinin insanlık tarihinde yol açtıklarından sıdkımız sıyrıldığı için; Mingus, şarkının düzenlemelerini notaya dökmeden, kulaktan öğretmiş. Yani, boş verin siz kağıdı kalemi, gözlerimin içine bakın, hatta gözleri de boş verin, kulaklarınızı açın ve beni dinleyin demiş bir yerde: Festemiu lehu!
Duyguyu aktarmış ve karşılığının çıkmasını beklemiş kabile üyelerinden. Hem doğaçlama ile (Cazda doğaçlama modern insanın yaşamdaki yerine çok benziyor; bir toplumun parçasısın ama aynı zamanda kendin olarak orada olabilirsin; kompozisyonu bilmen gerek yani toplumun parçası olduğunu unutma ama onun sınırlarına kadar kendin olabilirsin.) hem de kompozisyonu ile bir denge kurmuş şarkıda.
Kibir dedik, onunla bağlayalım: Emeklemekten dik durur hale gelince kendini fasulyeden sayıyor insan, kibirleniyor. Sonrası malum…
Auscultare!
