Kırmızı Pazartesi kitabına ilk kez bakan biri bunun bir cinayet romanı olduğunu söyler ki romanın adı da cinayet yani kandan dolayı "Kırmızı" ile başlar. Márquez daha ilk cümleden, okuyucusuna bir cinayet romanı okutacağını bildirir.
Dünyada ve ülkemizde siyasal ve toplumsal yozlaşma hızla artmaya devam ediyor. Ülkemizde, her sabah gözümüzü açtığımızda gözaltı haberleri gelmeye, bu da olmaz artık dediğimiz her şey olmaya devam ediyor. Zamanında güvendiğimiz kurumlar, kişiler bizleri yanıltmakta. Eskiden olsa toplumsal kaos yaratacak durumları artık kanıksadık; yenileri eklendikçe de şaşırmıyor, hayatımıza devam ediyoruz. Enflasyona, alım gücümüzün düşmesine alıştık. Kiramızı bile karşılamayan maaşlarımız bizler için sürpriz değil artık. Eskiden, işlenen bir kadın cinayeti ardından hemen aksiyona geçer ve cinayetin peşini bırakmazdık. Şimdi ise zaten bugün de bir tane işlenecek diyor ya da bir yerlerde şiddet gören bir kadın var bilgisi ile yaşıyoruz ve bunu kanıksıyoruz. Yani aslında her güne artık ne olacağını bilerek uyanıyoruz. Mutlak butlanın geleceğini biliyoruz. Belediyelere operasyonların devam edeceğini biliyoruz. Hatta hangi belediye kaldı, sırada hangisi var, diye çok sıradan bir olaymış gibi konuşuyoruz.
Bu sadece ülkemizde mi böyle? Değil. Dünyada da aynı toplumsal, manevi yozlaşma devam ediyor. ABD’nin Ortadoğu’da kurmak istediği hükmü biliyoruz. İran’a düzenlediği saldırılara şaşırmıyor, televizyonlarımızdan canlı bir şekilde takip edebiliyoruz ancak artık onu bile yapmayı kestik. Neyin nasıl olacağını çok iyi biliyoruz. İsrail ve Filistin arasındaki bitmek bilmeyen savaş ve yıkım da haber değeri taşımaktan çıktı, hayatımızın doğal bir akışı oldu. Yakın zamanda seyrettiğimiz Dünya Kupası’nda İran’a yaşatılanların da olacağını aslında hepimiz biliyorduk. Halihazırda bir savaş varken, İran Millî Takımı hiçbir şey yok gibi rahatlıkla gidip orada futbolunu oynamayacaktı, tabii ki siyaset oraya da karışacaktı. Elbet yaşanan tüm olayların birçok tarafı olduğu gibi olaylara dair de birçok izlenim var. Kime sorsanız farklı yorumlayacak. Birilerine göre İran’daki rejimin düşmesi son derece doğru. Diğerlerine göre ABD’nin İran’ın iç işlerine karışması çok yanlış. Filistin’in duruşu kötü, İsrail’in yaptığı bir soykırım. Haluk Levent’in zaten geçmişi çok kötüydü, ona nasıl inanalım; ama AHBAP ile de iyi şeyler yaptı diye güvendik. Kılıçdaroğlu tarafları, Özel tarafları ve herkesin kendine ait düşünceleri. Peki “gerçek” nerede?
Bugün bizler artık olanlara şaşırmıyoruz çünkü zaten olacakları biliyoruz. Sadece sonuca giden aradaki olayları izliyoruz. Bundan tam 45 sene önce Güney Amerika edebiyatının güçlü kalemi Gabriel García Márquez de Kırmızı Pazartesi ile herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin öyküsünü anlattı.
Büyülü Gerçekçilik ve Kırmızı Pazartesi
Edebiyatımızda Latife Tekin, Nazlı Eray gibi isimlerin kullandığı büyülü gerçekçilik akımının çıkış noktası Güney Amerika edebiyatı ve en güçlü temsilcisi olan Gabriel García Márquez. Büyülü gerçekçilik akımının Latin Amerika’nın mitolojisinden ve sözlü geleneğinden beslenen bir akım olduğunu söyleyebiliriz. Sözlük anlamına bakarsak, bu akım günlük yaşamın içine mitolojik olayların ve doğaüstü ögelerin serpiştirilip hiçbir gariplik yokmuş gibi doğal ve gerçekçi dille harmanlanan bir anlatım biçimi. Öyle fantastik Harry Potter dünyası gibi bir şey gelmesin aklınıza. Son derece gerçek ama büyülü bir dünya yaratılır kitaplarda. Siz gerçek bir şey okuduğunuzu düşünürken aslında hiç de olmayacak dünyalara girilir. Hayalle gerçek arasındaki sınır ortadan kalkar ve büyülü olan şeyler sıradanlaşırken sıradan olan şeyler olağanüstü bir hal alır. Márquez tarafından kaleme alınan ve yazarın kendisinin de çok sevdiği ve yapmak istediğini tam anlamıyla gerçekleştirebildiğini belirttiği Kırmızı Pazartesi romanı da büyülü gerçekçilik akımı ile yazılmıştır.

Önceden Bildirilmiş Bir Ölümün Kroniği
Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30’da kalkmıştı.
Orijinal adı Crónica de una muerte anunciada (Önceden Bildirilmiş Bir Ölümün Kroniği) iken ülkemizde Kırmızı Pazartesi adı altında okuyucuyla buluşan romanın açılış cümlesi yukarıda yazılandır. Kitabı okumaya başladığınızda bir cinayet romanı okuyacağınızı ve Nasar’ın öldürüleceğini bilirsiniz ve tüm kitabı bu bilgi ile okursunuz. Bundan sonra okuyucu için sadece aradaki olaylar vardır. Şimdi cinayetin kim tarafından ve nasıl işlendiğine odaklanılır.
Kırmızı Pazartesi kitabına ilk kez bakan biri bunun bir cinayet romanı olduğunu söyler ki romanın adı da cinayet yani kandan dolayı "Kırmızı" ile başlar. Márquez daha ilk cümleden, okuyucusuna bir cinayet romanı okutacağını bildirir.
Romanın anlatıcısı çocukluğunu bu kasabada geçirmiş birisidir ve olayın yaşanmasından yıllar sonra kasabaya gelir. Olayı aydınlatmak için kasabalılarla konuşur ancak bu bir sonuç vermez. Röportaj tekniği ile yazılan romanda ileri ve geri sarmalar vardır ki bu da büyülü gerçekçilik akımında sıklıkla kullanılan bir tekniktir. Yine de kasabalıların ortaklaştığı bir konu yoktur. Her biri farklı şeyler söyler. Birisine göre o gün hava güneşlidir, diğerine göre ise yağmurlu. Bu konuda bile bir ortaklık kurulamazken, doğal olarak, “gerçek” ortaya bir türlü çıkamaz. Márquez ise Kırmızı Pazartesi ile bizlere Agatha Christie tadında bir cinayet romanı sunmaz yalnızca, yaşadığı toplumun bir fotoğrafını çeker. Bu toplumun bir çözümlemesini yapar ve yaşanan yozlaşmayı, manevi değerlerin çöküşünü gösterir. Kitapta ele alınan toplumsal cinsiyet rolleri, namus kavramı, toplumun vicdanı ve adalet bugün nereye giderseniz gidin karşınıza çıkacaktır. Márquez’in Kırmızı Pazartesi’si sadece Kolombiya’da değil tüm dünyada yaşanan çöküşün bir resmidir. Romanda geçen olaylar dünyanın herhangi bir yerinde de bizim ülkemizde de yaşanmış olabilir.
Çünkü bizim de çok fazla Kırmızı Pazartesi’miz var…
Bizim Kırmızı Pazartesilerimiz
1 Haziran günü komedyen, stand-up’çı Deniz Göktaş Harbiye’de binlerce kişiye bir gösteri yaptı. Gösterinin ardından da kaydın hiçbir yerini kesmeden ve düzenlemeden olduğu gibi çevrimiçi bir platforma koydu ve milyonlarla buluşturdu. Deniz’in gösterisinde kullandığı tüm şakalar ve komedi unsurları 2026 yılı Türkiye siyasetine aitti. Deniz bu gösterisini sansürsüz şekilde koyarken ülkenin şu anda içinde bulunduğu durumu biliyordu. Başına geleceklerden emindi. Dahası gösteriyi izleyen onlarca kişi izlediği anda “umarım bu çocuğun başına bir şey gelmez” demeye başladı. Çünkü aslında herkes içten içe neyin geleceğini biliyordu. O saatten sonra arada olanları izlemeye başladık. Soruşturma açıldı. Yurtdışındaydı ama dönecek mi derken, döndüğü gibi gözaltına alındı. Savcı karşısına çıktı ve herkesin bildiği son oldu. Kimine göre her şeyin mizahı yapılabilirdi, ancak kimine göre bazı yerleri biraz riskliydi.
Nasar’ın ölmesine gerek yoktu, tıpkı Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına gerek olmadığı gibi…

