Yayoi Kusama’nın sanatı, korkuların, takıntıların ve hayal gücünün renklerle görünür olduğu bir evren sunuyor. Bu yazı, onun kırmızıyla ördüğü sonsuz dünyasının izini sürüyor.
“Bir gün masa örtüsündeki kırmızı çiçek desenlerine bakarken, o desenler bir anda masa örtüsünden taşarak tavana, duvarlara, pencerelere ve bedenime yayıldı. Sonunda tüm evren onların içinde kayboldu.”

Onun adı bugün çoğu insan için rengarenk puantiyeler, sonsuz aynalar ve önünde uzun kuyruklar oluşan sergilerle anılıyor. Fakat bu görüntünün arkasında savaşın gölgesinde büyümüş, çocukluğundan itibaren halüsinasyonlar görmüş, ailesinin baskısıyla mücadele etmiş ve erkek egemen sanat dünyasında var olabilmek için ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir kadın duruyor. Kusama'nın eserlerine baktığımızda gördüğümüz tekrar eden noktalar yalnızca estetik bir tercih değil; yaşamı boyunca verdiği mücadelenin dili.
1929 yılında Japonya'nın Matsumoto kentinde doğan Kusama, henüz çocuk yaşta çevresini kaplayan desenler gördüğünü anlatır. Çiçekler konuşur, noktalar çoğalır, masa örtülerindeki kırmızı motifler bütün odayı kaplar, sonra da evrene yayılırdı. Onun bugün bütün dünyada tanınan puantiyeleri, aslında çocukluğunda korkuyla deneyimlediği bu görsel taşmaların izleriydi. Yıllar sonra "kendini yok etme" (self-obliteration) adını vereceği sanat anlayışı da bu deneyimlerden doğacaktı.

Kusama'nın çocukluğunu şekillendiren yalnızca halüsinasyonlar değildi. Muhafazakar ailesi, özellikle annesi, onun sanatçı olmasını istemiyor; resimlerini yırtıyor, onu evliliğe hazırlamaya çalışıyordu. Kusama ise tam tersini yapıyordu. Daha yirmili yaşlarının başında yüzlerce eser üretiyor, Japon resim geleneği Nihonga'nın sınırlarını zorluyor ve tekrar eden ağ desenleriyle ileride tüm kariyerini belirleyecek sanat dilini kuruyordu.

Fakat Japonya, onun için giderek daralan bir ülkeydi. Kusama, sonradan ülkesini “kadınları küçümseyen, çok feodal bir yer” olarak tanımlayacaktı. O yıllarda genç bir kadının sanatçı olmak istemesi bile sıra dışıyken, kırmızı bir elbise giymesi dahi toplum tarafından yanlış okunabiliyordu. İşte bu nedenlerle yalnızca yeni bir ülkeye değil, yeni bir ihtimale doğru yola çıktı.
1957 yılında, cebinde çok az parayla New York'a gitti. Japonya'dan ayrılırken yanında eserlerini ve inadı götürmüştü. İlk yıllarını ağır biryoksulluk içinde geçirdi; bazen yalnızca patates ve soğan yiyerek yaşadı. Buna rağmen üretmeyi hiç bırakmadı. Çünkü Kusama için sanat, başarıdan önce bir hayatta kalma biçimiydi.

New York'ta herkes Jackson Pollock'un fırça darbelerini konuşurken, Kusama bu kalıpları reddetti. Tuvali, sınırsızbeyaz ağlarla kapladı. Sonsuz tekrarlar, mekanik bir ritim ve sabır isteyen bu resimler, dönemin coşkulu dışavurumculuğuna karşı sessiz ama radikal bir cevaptı. Kısa süre içinde kumaş heykeller, aynalı yerleştirmeler ve bugün "Infinity Mirror Rooms" olarak bildiğimiz mekanlar geldi. Aynaların içinde çoğalan tek bir nokta, tek bir beden ya da tek bir ışık, sonsuzluk hissi yaratıyordu.

Bu tekrarların arkasında yalnızca biçimsel bir oyun yoktu. Kusama'nın tekrar ettiği her nokta, bireyin evren içindeki küçüklüğünü hatırlatıyordu. Sanatçı bunu şöyle düşünüyordu: Biz yalnızca yıldız tozundan oluşan küçük parçalarız. Noktalar çoğaldıkça sınırlar siliniyor; insan, doğa ve evren tek bir organizmaya dönüşüyordu. Bu yüzden onun puantiyeleri hiçbir zaman yalnızca dekoratif olmadı.
1960'larda Kusama'nın sanatı galeri duvarlarının dışına taştı. Düzenlediği beden performanslarında katılımcıların çıplak bedenlerini puantiyelerle boyuyor, savaş karşıtı gösteriler düzenliyor ve kamusal alanı bir sanat mekanına dönüştürüyordu. Basın ona "Puantiyelerin Rahibesi" adını takmıştı. Oysa Kusama'nın amacı provokasyon değildi. Bedenleri, toplumun ahlak anlayışını sorgulayan politik bir yüzeye dönüştürüyordu.

Üstelik bu fikirlerin bir kısmı daha sonra dönemin ünlü erkek sanatçılarıyla anılmaya başladı. Kusama, yıllarca eserlerinin ve fikirlerinin yeterince takdir edilmediğini, bazılarının başkaları tarafından sahiplenildiğini söyledi. Sanat tarihçileri de bugün onun özellikle yerleştirme sanatı, aynalı mekanlar ve çevresel enstalasyonlar konusundaki öncü rolünü yeniden değerlendiriyor. Kendisi ise bunu tek bir cümlede özetliyordu: Kadın olduğu için daha az kabul gördü; yabancı bir dil konuşurken kariyerini kurmaya çalıştı ve önyargılarla mücadele etmek zorunda kaldı.
Kusama'nın kırmızıyla kurduğu ilişki de tam burada anlam kazanıyor. Kırmızı taytı, kırmızı puantiyeleri, kırmızı çiçek desenleri ya da kırmızı balkabakları yalnızca dikkat çekici renk seçimleri değildi. Kırmızı, onun dünyasında hem çocukluk travmasının ilk görüntüsü hem de görünmez olmayı reddeden bir varoluş biçimiydi. Bu nedenle kırmızı, Kusama'nın sanatında yalnızca bir renk değil; bedenin, arzunun, öfkenin ve yaşamın nabzıdır.

Bugün Kusama'nın sergilerinde saatlerce sıra bekleyen insanlar, çoğu zaman aynalı odalarda birkaç saniye geçirmek ya da bir fotoğraf çekmek istiyor. Bu durum bazen eleştirilse de ilginç bir çelişkiyi de ortaya çıkarıyor. Kusama'nın "kendini yok etme" fikri, sosyal medya çağında tam tersine kendini görünür kılmanın simgelerinden biri haline geldi. Sonsuz aynaların içinde kendi yansımasını arayan milyonlarca insan, belki de farkında olmadan sanatçının yıllar önce sorduğu aynı soruyla karşılaşıyor: Bir evrende gerçekten ne kadar yer kaplıyoruz?

Belki de Kusama'nın bugün hâlâ bu kadar güçlü hissettirmesinin nedeni tam da burada yatıyor. O, acısını estetize eden bir sanatçı olmadı; yaşadıklarını evrensel bir dile çevirdi. Çocukken korktuğu puantiyeler, milyonlarca insanın içinde kaybolmak istediği odalara dönüştü. Hayatı boyunca susturulmaya çalışılan bir kadın, bugün dünyanın en tanınan çağdaş sanatçılarından biri oldu.


KAYNAKÇA:
Shore, Robert. Yayoi Kusama. Çev. Ecem Alpsoy. İstanbul: Hayalperest Yayınevi, 2023.
https://yayoi-kusama.jp/en/biography/
