Bazen En Derin Hikayeleri, Sessiz Kalan Hatıralar Taşır: İlkyaz Ariz ile Röportaj
Kültür & Sanat

Bazen En Derin Hikayeleri, Sessiz Kalan Hatıralar Taşır: İlkyaz Ariz ile Röportaj

Hülya Utkuluer··13 dk okuma·
·

İç mimar, müzeci ve hikaye anlatıcısı İlkyaz Ariz ile sesli kitabı Eksik Hayatlar Koleksiyonu'nu ve kitaptan hareketle müzelerdeki sessizliği konuştuk.

Müze vitrinlerinde sessizce duran nesneler konuşabilseydi ziyaretçiye neler anlatırlardı, hiç düşündünüz mü? Kimi onlarca, kimi yüzlerce yıl geçmişten gelerek bir müze çatısı altında ilgi görmeyi bekleyen tarihin bu sessiz tanıkları, İlkyaz Ariz’in “Eksik Hayatlar Koleksiyonu” adını taşıyan kitabında dile geliyor. Bu bir sesli kitap. Dilerseniz e-kitap olarak da okuyabilirsiniz ama bu nesnelerin anlatacakları var, onların sesini duymak eminim sizin için de ilgi çekici olacak.

Eksik Hayatlar Koleksiyonu, hakkında birkaç kelimelik envanter bilgisinden başka bir şey bilmediğimiz on farklı nesneyi ve o nesneler üzerinden hayatlarında eksikleri ve eksiklikleri olan sahiplerini taşıyor aslında kulağımıza. Bu nesneler arasında Frida Kahlo’nun protez bacağı da var, her dikiş kutusunda bulunması muhtemel bir iğne de. Alelade bir balıkçı halatı ya da Viktorya döneminde ödül almış balina kemiğinden bir korse de… Nesneler sizi farklı yüzyıllara, farklı kültürlere ama hep yarım kalmışlıklara çıkarıyor ve eserlerin hikayesi kendinizi sorgulamanıza neden oluyor; sahi benim hayatımda da böyle mi diye sormadan edemiyorsunuz kendinize.

Yazarımız aslında kültür varlıklarını korumayı tercih etmiş olan bir iç mimar ve aynı zamanda bir hikaye anlatıcısı. Sevgili İlkyaz Ariz’le Eksik Hayatlar Koleksiyonu, müzelerin ve ayrıca müzelerdeki eserlerin sesi ve sessizliği üzerine çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Yolunuz Eksik Hayatlar Koleksiyonu ile kesiştikten sonra müzelerdeki eserlere başka bir gözle bakacağınızdan kuşkum yok.

9786258555370
Eksik Hayatlar Koleksiyonu Kitap Kapağı, kaynak: Storytel

Bazı Hikayeleri Geride Kalanlar Anlatır

H.U: İlkyaz Hanım öncelikle kendinizden biraz bahseder misiniz? İç Mimarlık lisans ve yüksek lisans eğitiminizin ardından doktorada Kültür Varlıklarını Korunma ve Onarım bölümünü tercih etmişsiniz. Eğitim hayatınızı bir de sizden dinlemek isteriz. Mimarların müzeciliğe geçişine çok sık şahit olmuyoruz. Kültür varlıklarına olan merakınız ne zaman ağır geldi?

İ.A: Ankara doğumluyum ve üniversiteye kadar Ankara’da yaşadım. İç mimarlık eğitimime Kıbrıs’ta başladım, eğitimimin bir bölümünü İngiltere’de University of Wolverhampton’da sürdürdüm. Ardından yine İngiltere’de iç mimarlık alanında yüksek lisans yaptım. O dönemde özellikle renk, ışık ve algının iç mekan deneyimini ve kullanıcıyı nasıl etkilediği üzerine çalışıyordum.

Kültür varlıklarına uzanan yolumun başlangıcında da aslında aydınlatma vardı. Yüksek lisans sırasında tasarladığım bir aydınlatma nesnesini sergilerken ilginç bir problemle karşılaştım: Işığı olan bir nesneyi nasıl aydınlatacaktım? Karanlıkta bıraktığımda üzerindeki yazı ve biçimler görünmüyor, dışarıdan ışık verdiğimde ise kendi ışığı etkisini kaybediyordu. O küçük tasarım problemi bende bir sorular silsilesi başlattı ve zamanla beni kültür varlıklarının korunması ve müze aydınlatmasına götürdü.

img 20260929 wa0012
Doktora çalışmaları sırasında İlkyaz Ariz

Doktora için Türkiye’ye döndüm ve Gazi Üniversitesi’nde Kültür Varlıklarını Koruma alanında çalışmaya başladım. Aydınlatma burada benim için çok ilginç bir ikilem barındırıyordu. Müzenin temel işlevlerinden ikisi koruma ve sergileme. Işık, nesneyi ziyaretçiye gösterebilmek için vazgeçilmez; ama aynı zamanda nesne üzerinde bozulmaya yol açabilecek etkenlerden biri. Dolayısıyla bir tarafta eseri görünür kılmak, diğer tarafta onu korumak zorundasınız. Benim için ilgi çekici olan da bu hassas dengeydi.

Yaklaşık beş yıl akademik personel olarak görev yaptım. Bugün geriye baktığımda iç mimarlıkla kültür varlıklarının korunması ve müzecilik arasında keskin bir meslek değişikliği görmüyorum. Daha çok ilginin yön değiştirmesi gibi geliyor. İç mimarlıkta insanın mekanla ilişkisine bakıyorsunuz; müzecilikte nesnenin hangi bağlamda görüldüğünü ve nasıl anlam kazandığını düşünüyorsunuz. Yazarken de beni yine insan, nesne, mekan ve hafıza arasındaki ilişki ilgilendiriyor.

H.U: 30 Haziran’da Storytel’e Eksik Hayatlar Koleksiyonu adını taşıyan sesli kitabınız geldi. “Bazı hikayeleri geride kalanlar anlatır.” diyerek müze vitrinlerinde sessizce duran nesneleri dile getiriyorsunuz. Öncelikle kaleminiz çok kuvvetli, betimleme gücünüzle gözümüzün önünde neler canlanıyor. Kaleminize sağlık.
Akademik bir kariyeriniz var, elbette yazıyorsunuz ama kurmaca dünyalar akademiden çok farklı. Hep merakınız var mıydı öykülere? Başka öykü denemeleriniz oldu mu?

img 20260929 wa0008
İlkyaz Ariz

İ.A: Çok teşekkür ederim. Müzelerde Aydınlatma ve Önleyici Koruma Yöntemi Olarak Işığın Denetimi başlıklı 2019 yılında çıkan akademik bir kitabım vardı. Kurmacaya ise ilgim yeni değil. Müzelerde aydınlatma üzerine akademik çalışmalarımın yanı sıra 2024 yılında İngilizce yayımlanan Mummy Brown: Stain on The Artchemist adlı kısa bir romanım var. Orada da yasak bir pigmentin üretim sürecinden hareketle sanat, sahtecilik, malzeme ve etik gibi kendi ilgi alanlarımdan beslenen bir kurmaca dünya oluşturmuştum. Belki bir gün Türkçeye de çevirip yayımlayabilirim. Sonrasında ise Eksik Hayatlar Koleksiyonu geldi.

Akademik metinle kurmaca elbette birbirinden oldukça farklı. Akademik yazıda bilmediğiniz bir şeyi bilgiymiş gibi ekleyemezsiniz; somut verilere ve gerçekliğe dayanmak zorundasınız. Kurmacada ise tam o noktadan sonra başka bir alan açılıyor. Benim ilgimi çeken de biraz bu alan: Bilginin bittiği yerde hayalin başlayabilmesi.

H.U: Neden sesli bir formatı tercih ettiniz? Gerçi nesneler sese bürünüyorken kitabın sesli olması da oldukça doğasına uygun tabii.

İ.A: Sesli format benim özellikle istediğim bir şeydi. Çünkü yazarken zaten o nesnelere bir anlamda ses oluyorsunuz. Fakat seslendirme gündeme geldiğinde işin başka bir boyutu ortaya çıkıyor: Burada konuşan insan değil, on farklı nesne. Bavulun sesi nasıl olmalı? Korse, kadın bedenine hükmetme arzusunu nasıl dile getirmeli? Pisuvarın o hafif sarkazmı nasıl duyulmalı?

Kitabın temel meselelerinden biri zaten ses ve sessizlik. Dolayısıyla yazılı metinde zihnimizde duyduğumuz bu seslerin gerçek bir insan sesi kazanması eserin doğasıyla çok güzel örtüştü.

Kitap aynı zamanda e-kitap olarak da yayımlandı. Fakat benim sesli kitapla kişisel bir ilişkim de var. Hayatımın önemli bir bölümü yurt dışında geçti. Eskiden gittiğim her yere bavulumda kitaplar taşırdım ve dönerken de en çok kitaplarımı geride bırakmakta zorlanırdım. Bir süre sonra hem kitap taşımanın fiziksel zorluğu hem de yurt dışında Türkçe yayınlara ulaşmanın her zaman kolay olmaması nedeniyle sesli kitaplar hayatımda önemli bir yer edinmeye başladı. Son altı yıldır çok yoğun bir sesli kitap dinleyicisiyim. Bu nedenle kitabın sesli yayımlanması benim için yalnızca teknik bir format tercihi de değildi.

leborgne beyin
Kitaptaki nesnelerden biri olan Louis Victor Leborgne’un beyni, Sorbonne Üniversitesi Koleksiyonu, Wikimedia Commons.

H.U: Bu arada kitabı seslendiren Emre Melemez’i de anmadan geçemeyeceğim, muazzam bir seslendirme. Yazarlar genellikle kitaplarının seslendirildiğini ilk duyduklarında tuhaf hissettiklerini söylüyorlar. Siz ne hissettiniz?

İ.A: Benim için de çok farklı bir deneyimdi. Kendi sesim dışında birinin sesinden duyduğum anda kitap ve hikayeler bir anlamda benden ayrıştı. “Demek böyle duyuluyormuş,” diye düşündüm.

Özellikle İğne hikayesinde bunu çok hissettim. Ben yazarken orada birden fazla kadın sesi olduğunu biliyordum ama seslendirmede bu kadınların her birinin farklı vurgu ve tonlarla gerçekten birbirinden ayrıldığını duymak çok etkileyiciydi. Beş-altı farklı kadın sesini aynı anlatının içinde duymak, benim için bile metne yeni bir katman ekledi.

Emre Melemez’in yorumunda en sevdiğim şeylerden biri de nesneleri karikatürleştirmeden onlara kişilik kazandırması oldu. Çünkü nesne konuşuyor ama aslında sürekli insandan söz ediyor. Bu dengeyi çok iyi koruduğunu düşünüyorum. Kitap e-kitap olarak da var ama ben kendimi hâlâ daha çok sesli versiyonunu dinlerken buluyorum.

H.U: Peki, kitap fikri aklınıza nasıl geldi? Hepimizin bakıp geçtiği, belki bir iki kare fotoğrafını çektiği ama üzerine pek de düşünmediği bu nesnelerin geçmişi için oturup bir dünya yaratma fikrinin nasıl doğduğunu merak ediyorum.

İ.A: Müzelerde beni uzun zamandır düşündüren bir şey var: Bir nesnenin yanında küçücük bir bilgi kartı görüyoruz. Tarihi, malzemesi, nerede bulunduğu, bazen kime ait olduğu yazıyor. Bunların hepsi çok değerli bilgiler ama yine de o nesnenin hayatının tamamını anlatmıyor.

Akademik alandan geldiğinizde bunun sınırlarını çok iyi biliyorsunuz. Örneğin elinizde bir şişeyle ilgili “MS 2. yüzyıl, Anadolu” bilgisi varsa, bilmediğiniz başka şeyleri akademik olarak o bilgi kartına ekleyemezsiniz. Ama bir yazar olarak başka sorular sorabilirsiniz: Bu şişeye kim dokundu? İçini kim, hangi anılarla doldurdu? Hangi yollardan geçti? Neyin hafızasını taşıyor?

Kitaptaki Şişe bunun en açık örneklerinden biri. Aurelia ve Marcellus’un bütün hikayesinden sonra müzede geriye birkaç kelimelik bir bilgi kalıyor. Bir bekleyişin, bir aşkın ve bir kaybın bütün ihtimalleri tek satıra dönüşüyor.

Benim kendime en çok sorduğum soru şuydu: “Bilgi kartında anlatılmayan ne?”

Sanırım kitabın çıkış noktası da bu oldu. Bir nesnenin hikayesi, tanıklığı ve hafızası o küçücük alana sığmış olamazdı. Akademik bilginin durmak zorunda olduğu yerde kurmaca başladı.

image
Kitaptaki nesnelerden biri olan 1851 tarihli Roxey Ann Caplin’e ait korse, balina kemiğinden, Londra Müzesi Koleksiyonu, kaynak: https://www.londonmuseum.org.uk/collections/v/object-76190/corset/

H.U: Nesnelere nasıl karar verdiniz? Seçtiğiniz nesnelerin hepsi bir müzede sergilenir vaziyette mi yoksa genelleme yaparak aldığınız örnekler oldu mu?

İ.A: Aynı türden, aynı dönemden ya da aynı özellikte nesneler seçmek istemedim. Her bir nesnenin başka bir insan hikayesine, başka bir duyguya ya da düşünceye açılmasını istedim. Çünkü Eksik Hayatlar Koleksiyonu yalnızca bilgi kartındaki eksiklikle ilgili değil; hikayelerdeki insanların hayatlarında da eksikler var.

Nesneleri seçerken iki farklı yapı oluştu. Bazıları belirli tarihsel nesnelere dayanıyor: Marcel Duchamp’ın Fountain’ı, Louis Victor Leborgne’un beyni, Frida Kahlo’nun protez bacağı ve Roxey Ann Caplin’in korsesi gibi. Bazılarıysa belirli bir tarihsel envanter nesnesinden değil, o nesne türünün taşıyabileceği hikayeden hareketle oluştu. Telefon, kalp pili ve halat gibi öykülerde kurmaca alanı daha geniş.

Bu ayrım benim için önemli. Çünkü kitap bir müze envanteri ya da akademik katalog değil. Tarihsel gerçeklikten beslenen ama onun sustuğu yerde kurmacaya alan açan bir öykü kitabı.

H.U: Müzelerdeki bu sessiz nesneleri yalnızca konuşturmuyor, ziyaretçiye kendine soracağı bazı sorular da bırakıyorsunuz. Bavulda mesela “Bir gece ansızın evinizi terk etmek zorunda kalsaydınız, yanınıza ne alırdınız?” diye soruyorsunuz. Ben en çok Bavul’dan etkilendim, açılış için en doğru seçim buymuş diye düşündüm tüm öyküleri dinlediğimde. Gözümün önüne daha ilk satırları duyar duymaz Bursa’daki Göç Müzesi geldi. Orada bavulların üst üste durduğu bir köşe vardır ve bana hep çok dokunur. Gözümde o bavullar, kulağımda yazdıklarınızı gözlerim dolarak dinledim. “Ne konulduysa değil, ne konulmadıysa ağır” ne kadar ağır bir cümle.

Pisuvar’daki sanat sorgulamasına değinecek olursam, çağdaş sanat tarihini yeniden yazdıran örneği seçmişsiniz zaten ama oradan hareketle şunu sormanız çok yaratıcı: “Siz en iyi versiyonunuza ulaştınız mı?” ya da anatomik olarak kusuru olduğu tespit edilmiş bir beyni anlatırken “Siz kendi yarım cümlelerinizi hiç düşündünüz mü?” diyorsunuz. Nesneler yalnızca kendi hikayelerini anlatmıyor yani, sizin kendi hikayenizi düşünmenize de aracılık ediyor.Bu anlamda üzerinde düşünülmüş satırlar olduğunu anlamak güç değil. Ne kadar sürede çıktı bu kitap ortaya?

İ.A: Öncelikle Bavul’un sizde böyle bir karşılık bulmasına çok sevindim. Bavul'un kitabı açması bilinçli bir tercihti. Çünkü çok sıradan, hepimizin hayatında olan ve genellikle yolculukla, tatille, gidip dönmekle ilişkilendirdiğimiz bir nesne. Fakat mübadeleyle birlikte anlamı tamamen değişiyor. Bir yolculuk eşyası olmaktan çıkıp insanın bütün hayatından neyi yanına alabileceğine ilişkin çok ağır bir soruya dönüşüyor.

“Ne konulduysa değil, ne konulamadıysa ağır” cümlesinin merkezinde de bu var. İnsan evini terk etmek zorunda kaldığında yalnızca neyi götüreceğine değil, neyi geride bırakacağına da karar vermek zorunda kalıyor. Üstelik bazı şeyler zaten hiçbir bavula sığmıyor: Bir ev, bir sokak, komşuluklar, alışkanlıklar, hatıralar, kokular…

Pisuvar ve Beyin’deki sorular da kitabın genel yönteminin bir parçası. Nesnenin hikayesini anlatıp noktayı koymak istemedim. Bir noktada nesnenin okura dönmesini ve onun kendi hayatına bakabileceği bir alan açmasını istedim.

Kitabın yazım süreci ise tek parçada ve aynı tempoda ilerlemedi. İlk dokuz hikaye birbirine yakın bir dönemde ortaya çıktı ve daha sonra bunları yayıncımla paylaştım. Aklımda olan son hikaye ise diğerlerinden aylar sonra yazıldı. Bazı hikayeler çok hızlı biçimde kendini buldu, bazıları daha uzun süre zihnimde dolaştı.

image
Kitaptaki nesnelerden biri olan Marcel Duchamp’ın Fountain adlı eseri, Tate Koleksiyonu, https://www.tate-images.com/preview.asp?image=T07573

Ama yazım süresiyle birikim süresini birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü hikayelerin arkasındaki malzeme çok daha eskiye dayanıyor. Yıllardır gezdiğim müzeler, gördüğüm eserler, sergileme biçimleri, bilgi kartları ve nesnelerle kurduğum ilişki zaten zihnimde birikiyordu. Dolayısıyla metinler belli bir zaman diliminde yazıldı ama kitap çok daha uzun bir gözlem ve düşünme döneminin içinden çıktı.

Nesnelerin seçimi de bir müzeyi dolaşıp “bu da kitaba girsin” şeklinde olmadı. Daha çok hikayenin ve duygunun nesneyi getirdiği bir süreçti. Göç üzerine düşünüyorsam bunun karşılığı bavul oluyordu; sanatın ne olduğu ve insanın kendi “en iyi versiyonu” üzerine bir soru sormak istediğimde pisuvar karşıma çıkıyordu. Bir anlamda nesneleri ben seçerken, hikayeler de kendi nesnelerini seçti.

H.U: Kitabın ismi nasıl çıktı ortaya? Her nesne, kendi hikayesinin içinden eksik kalmış bir şeyler sunuyor bize. Eksik Hayatlar Koleksiyonu adına nasıl karar verdiniz?

İ.A: Aslında birçok isim düşündüm; özellikle anlatılmayanlar ve görünmeyenler üzerinden. Sonra fark ettim ki bir taraftan gerçekten bir koleksiyon oluşturuyorum. Müzecilikte kataloglama, arşivleme ve koleksiyon kavramlarına zaten çok aşinayız.

Ama koleksiyondaki asıl şeyin nesnelerden çok insan hayatları olduğunu düşündüm. Ve bu hayatların her biri bir yerinden eksik. Bavulun sahipleri yok. Şişenin aşkı tamamlanmıyor. Leborgne’un dile getiremediği kelimeler var. Frida Kahlo’nun bedensel bir eksikliği var ama o kendisini yeniden kuruyor. Kalp pili bir insanı hayatta tutabiliyor ama onun gönlündeki eksikliği tamamlayamıyor.

Bir tarafta insan hayatlarındaki eksiklikler, diğer tarafta bilgi kartına sığmayan, dolayısıyla bizim için eksik kalan nesne hikayeleri var. Bunların hepsi beni “Eksik Hayatlar”a götürdü. Sonuna da “Koleksiyonu” eklendi.

upscaleimage01
İlkyaz Ariz

Müzelerin Sesi ve Sessizliği

H.U: Biraz kitaptan uzaklaşarak, müzelerden bahsedelim istiyorum. Biz müzede neden sessizleşiyoruz? Klemens Bülten'in 5. Sayısının teması Ses-Sessizlik kapsamında bu röportajı yaptığımız için müzeler ve sessizlik üzerine genel olarak ne söylemek istersiniz?

İ.A: Bence bunun tek bir nedeni yok. Bir kısmı öğrenilmiş davranış. Müzeleri uzun süre kütüphane, anıt ya da neredeyse kutsal mekanlar gibi algılamaya alıştık. Çocukken yapılan müze gezilerini düşündüğümde bile bunu hatırlıyorum. Sürekli “ses yapmayın, dokunmayın, dikkatli olun” uyarılarıyla müzede nasıl davranmamız gerektiğini öğreniyoruz. Hatta bazen gezinin kendisinden çok otobüsteki şen şakrak kısmı aklımızda kalıyor. Bu da müzeyi çok keyifli olmayan, kurallarla çevrili bir yer olarak öğrenmemize yol açabiliyor.

Ama yalnızca kültürel alışkanlıklar değil, mekan psikolojisi de etkili. Yüksek tavanlar, büyük boşluklar, vitrinler, eserle aramıza konulan mesafeler, güvenlik bariyerleri… Bunların hepsi bedenimize nasıl davranmamız gerektiğini bir ölçüde söylüyor.

Öte yandan sessizliği mutlaka olumsuz görmüyorum. Bazen tam tersine, bağ kurduğumuz için sessizleşiyoruz. Tarihsel, kişisel ya da travmatik bir nesnenin karşısında insanın sesi kendiliğinden alçalabiliyor. Çünkü artık yalnızca bir nesneye değil, başka bir zamana, başka bir hayata ya da bir kayba açılan tanıklığa bakıyorsunuz.

Burada ziyaretçinin kendi hikayesi de devreye giriyor. Mübadil bir ailenin torunu bir bavula baktığında, böyle bir geçmişi olmayan birinden farklı bir bağ kurabilir. Bedensel bir kayıp yaşamış biri bir protezin karşısında başka bir şey hissedebilir. Ziyaretçi kendi hafızasını ve deneyimini de müzeye getiriyor.

Bu yüzden benim için önemli olan sessizliğin kendisinden çok ne yaptığı. Sessizlik düşündürüyor, hissettiriyor ve anlamlandırıyorsa kıymetli; ziyaretçiyi nesneden uzaklaştırıyorsa sorunlu. Ses ile sessizlik arasındaki dengeye biraz buradan bakıyorum.

v
İlkyaz Ariz

H.U: Müze ve ses/sessizlik üzerine konuşurken değinmeden geçemeyeceğim bir nokta daha var. Müzeler, vitrine konulan eserlerle neyin sesini çıkarabileceğine, depolarda gizli tutulanlar ya da koleksiyona hiç dahil edilmeyenlerle neyin sessiz kalması gerektiğine karar verilen iktidar kurumları da aynı zamanda. Foucault’nun “İktidar bilgi üretir; bilgi de iktidar ilişkilerini yeniden üretir.” dediği kurumların arasında yer alıyor.
John Berger de Görme Biçimleri'nde müzelerin bize sadece neyi göreceğimizi değil, nasıl göreceğimizi öğrettiğini de söyler. Vitrin, ışık, etiket, kronoloji, yerleştirme, mimari... Bunların hepsi bir şey anlatıyor ve bunları hesaba kattığınızda aslında müzeler çok da sessiz değiller, siz de buna katılır mısınız?

İ.A: Kesinlikle katılıyorum. Hatta benim için bunu tek cümleyle şöyle ifade etmek mümkün: Müze hiçbir zaman sessiz değil; sadece sesi insan sesi değil.

Müzelerin tamamen nötr mekanlar olduğunu düşünmüyorum. Daha koleksiyon oluşturma aşamasında seçim başlıyor. Neyi koleksiyona alacağız? Neyi depoda tutacağız? Neyi sergileyeceğiz? Hangi nesneyi öne çıkaracağız? Bir eserin vitrinin önünde ya da arkasında olması, hatta hangi ışıkla ve ne kadar aydınlatıldığı bile aslında müzenin sesinin bir parçası.

Mimari konuşuyor, ışık konuşuyor, vitrin konuşuyor, etiket konuşuyor. Nesnelerin birbirlerine olan mesafesi bile bir şey söylüyor. Bazen müzenin sesi o kadar gür olabiliyor ki nesnenin kendi sesini kısabiliyor.

Ama ziyaretçi de müzeye boş bir zihinle gelmiyor. Kendi hayatını, hafızasını, bilgisini ve deneyimlerini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla eser, müze ve ziyaretçi arasında sürekli bir ilişki var. Nesnenin kendi maddi varlığından ve tarihinden gelen bir tanıklığı bulunuyor; müze bunu seçiyor ve çerçeveliyor; ziyaretçi de kendi deneyimiyle yeniden okuyor.

Son yıllarda bazı müzelerin depolarını ziyaretçiye açmasını bu nedenle çok kıymetli buluyorum. Çünkü ziyaretçi böylece yalnızca sergilenenleri değil, görünür olanla görünmez bırakılan arasındaki farkı da görebiliyor. Çoğu insan sergide gördüğünden çok daha fazla eserin depolarda bulunduğunu bilmiyor. Müze böylece kendi anlatısının arka planını da biraz görünür hale getiriyor.

Eksik Hayatlar Koleksiyonu’nda yaptığım şey de belki bu düzeni kısa süreliğine tersine çevirmekti. Normalde müze nesne hakkında konuşuyor. Ben bir kez de nesnenin geçmişteki sahipleri, müze ve bizim hakkımızda konuşmasına izin vermek istedim.

H.U: Son sorumuzla kitabınıza geri dönelim, Eksik Hayatlar Koleksiyonu’nun devamı gelir mi?

İ.A: Bence gelir, hatta gelmeli. Çünkü nesneler bitmiyor; insan halleri de bitmiyor. Bu kitapta on nesnenin açtığı on farklı alana girdim ama dışarıda hâlâ sayısız nesne ve sayısız hikaye var. O yüzden devamının gelmesi bana olası geliyor.

Bu yazıya atıf verin

Bu yazıyı kaynak gösterebilirsiniz. Aşağıdaki künyeyi kopyalayıp kullanın.

APA

Utkuluer, Hülya (2026). Bazen En Derin Hikayeleri, Sessiz Kalan Hatıralar Taşır: İlkyaz Ariz ile Röportaj. Klemens Art. https://klemensart.com/icerikler/yazi/bazen-en-derin-hikayeleri-sessiz-kalan-hatiralar-tasir-ilkyaz-ariz-ile-roportaj (Erişim: 2 Ekim 2026)

MLA

Utkuluer, Hülya. "Bazen En Derin Hikayeleri, Sessiz Kalan Hatıralar Taşır: İlkyaz Ariz ile Röportaj." Klemens Art, 2 Ekim 2026, https://klemensart.com/icerikler/yazi/bazen-en-derin-hikayeleri-sessiz-kalan-hatiralar-tasir-ilkyaz-ariz-ile-roportaj.

Nasıl çalıştığımızı okuyun: kaynak, düzeltme ve bağımsızlık ilkelerimiz.

#BultenSes#Eksik Hayatlar Koleksiyonu#İlkyaz Ariz#Röportaj#Edebiyat#Müze

Paylaş