Cassandra geleceği görüyor, anlatıyor ve herkes onu duyuyor. Yine de kimse inanmıyor. Bazı seslerin trajedisi hiç duyulmamak değil, her şey olup bittikten sonra anlaşılmak.
Bir şehrin sonunu, o şehir henüz kendi sonundan habersizken gördüğünüzü düşünün. Yıllardır süren savaşın bittiğine inanılıyor, sokaklarda zafer kutlanıyor ve herkes sonunda huzura kavuşmanın rahatlığını yaşıyor. Tam da bu kutlamaların ortasında şehrin kapılarından içeri devasa bir tahta at getiriliyor. Kalabalık ona savaşın geride kaldığını müjdeleyen bir armağan gibi bakarken siz aynı manzaranın içinde yaklaşan felaketi görüyorsunuz.
Birkaç saat sonra kutlamaların çığlıklara karışacağını, güvenle açılan o kapıların şehri düşmana teslim edeceğini ve Troya'nın alevler içinde kalacağını biliyorsunuz. Tabii ki bütün bunları önceden gördüğünüzde susup olacakları beklemiyorsunuz; insanları durdurmaya çalışıyor, gördüklerinizi anlatıyor, zafer sandıkları şeyin aslında sonlarını hazırladığını söylüyorsunuz.
Ne var ki kimse sizi susturmaya ya da engellemeye bile çalışmıyor. Sesiniz kalabalığın içinde kaybolmuyor, insanlar sizi duyuyor ve söylediklerinizi anlıyor. Bütün çabanızın önünde aşamadığınız tek bir engel var: Kimse size inanmıyor.
İşte Cassandra'nın hikayesi de tam olarak böyle bir çaresizlik üzerine kurulu. Troya Kralı Priamos ile Hekabe'nin kızı olan Cassandra'nın geleceği görebilmesi, mitin en yaygın anlatısına göre Apollon'un ona verdiği kehanet yeteneğiyle başlıyor. İlk bakışta bir armağan gibi görünen bu yeteneğin nasıl bir lanete dönüştüğünü anlamak içinse mitolojide fazlasıyla aşina olduğumuz bir döngüye bakmak gerekiyor: reddedilmek ve reddedilmenin ardından gelen cezalandırma arzusu.

Cassandra Apollon'u reddettiğinde tanrı ona verdiği gücü geri alamıyor, fakat incinen egosunu da karşılıksız bırakmıyor. Böylece Cassandra'nın geleceği görmesini engellemek yerine çok daha acımasız bir yol seçiyor; gördüklerini anlatmasına izin veriyor ama ona inanılma ihtimalini elinden alıyor. Cassandra bundan sonra olacakları görmeye, insanları uyarmaya ve her seferinde doğruyu söylemeye devam ediyor, ne var ki sözleri kimse tarafından duyulmuyor.
Tahmin edersiniz ki bundan sonra Cassandra için geleceği bilmek, yaklaşan felaketten kaçabilmek değil, onun adım adım gerçekleşmesini izlemek demek. Paris'in Troya'ya yıkım getireceğini görüyor, şehrin kapısına bırakılan tahta atın ardındaki tehlikeyi fark ediyor, Troya'nın nasıl sona sürüklendiğini, daha kimse böyle bir ihtimali düşünmezken biliyor. Bildiklerini kendine saklamadığı için gördüğü her şeyi anlatıyor, insanları uyarıyor ve olacakları engellemeye çalışıyor ama sonunda olaylar tam da onun söylediği gibi gelişiyor. Herkes Cassandra'nın haklı olduğunu anladığında ise artık haklı çıkmanın hiçbir anlamı kalmıyor; ona inanılması için önce korktuğu her şeyin gerçekleşmesi gerekiyor.
Cassandra'nın hikayesini bu kadar sarsıcı yapan da hakikat ile ona inanılması arasındaki bu gecikme. Çünkü onun sesi hiçbir zaman elinden alınmıyor, insanlar onu duyuyor ve ne söylediğini anlıyor. Yine de Cassandra'nın gördüğü gerçeği kabul etmek yerine kendi inandıkları hikayeye tutunmayı seçiyorlar. Böylece onun laneti yalnızca geleceği bilmenin ağırlığından değil, bildiği şeyi başkalarına anlatabildiği halde hiçbir şeyi değiştirememekten geliyor. Cassandra'nın hikayesi de tam bu noktada kehanetin ötesine geçiyor ve çok daha tanıdık bir soruya dönüşüyor: Bir sesi duymak, onu gerçekten dinlediğimiz ya da anladığımız anlamına gelir mi?
Bir Sesin Sureti
Hikayenin çarpıcı taraflarından biri de Cassandra'nın yaşadığı trajedinin yalnızca geleceği görmekle ilgili olmaması. Çünkü yaşadıkları bize kehanetlerden çok, insanların neyi duymaya hazır olduğu hakkında bir şeyler söylüyor. Sonuçta her uyarıyı yanlış olduğuna inandığımız için reddetmiyoruz; bazen doğru olma ihtimali, inanmak istediğimiz her şeyi yeniden düşünmemizi gerektirdiği için o sesi kendimizden uzaklaştırıyoruz.
Cassandra'nın Troya hakkında söyledikleri de tam olarak böyleydi. Ona inanmak, yalnızca kötü bir geleceğin yaklaştığını kabul etmek anlamına gelmeyecekti. Troya halkının aynı zamanda savaşın henüz bitmediğini, günlerdir kutladıkları zaferin sandıkları kadar gerçek olmayabileceğini ve güvenle şehrin içine aldıkları armağanın aslında kendi sonlarını hazırladığını da kabul etmesi gerekecekti. Yani Cassandra yalnızca yaklaşan felaketi haber vermiyordu; insanların o ana kadar güvenli ve gerçek sandığı her şeyi de sorgulatıyordu. Belki de duymaya hazır olmadıkları şey tam olarak buydu.
Peki, soruyu biraz değiştirelim:Herkesin duyduğu ama kimsenin inanmadığı bir sesi nasıl çığlığa dönüştürürsünüz?
Evelyn De Morgan'ın 1898 tarihli Cassandra tablosu, bu soruya belki de beklediğinizden biraz farklı bir cevap veriyor. Çünkü De Morgan, Cassandra'yı kimseyi kendisine inandırmaya çalıştığı anlardan birinde değil, artık buna gerek kalmadığı ânda resmediyor. Ön planda ellerini başına götürmüş Cassandra'yı görüyoruz; bedeni neredeyse arkasında olup bitenlerin bütün ağırlığını taşıyormuş gibi gerilmiş. Hemen gerisinde ise Troya yanıyor. Bir zamanlar yalnızca onun görebildiği gelecek, artık herkesin gözünün önünde.

Tabii ki sessiz ilham perimiz Cassandra, De Morgan'dan birkaç on yıl önce Frederick Sandys'in tuvalinde de karşımıza çıkıyor. Sandys'in Cassandra'sında henüz Troya yanmıyor; felaket hâlâ geleceğe ait ve Cassandra olacakları bilen fakat bildiklerine kimseyi inandıramayan bir figür olarak karşımızda duruyor. De Morgan ise hikayeyi birkaç adım sonrasından ele alıyor. Sandys'in resminde hâlâ bir ihtimal olan felaket, onun tuvalinde çoktan gerçekleşmiş durumda. Birinde Cassandra olacakları biliyor, diğerinde ise artık herkes onun ne demeye çalıştığını biliyor.

İşte tam da bu yüzden De Morgan'ın resmine baktığımızda mesele Cassandra'nın sonunda haklı çıkmış olması değil. Asıl çarpıcı olan, bu haklılığın artık hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar geç gelmiş olması. Kimsenin inanmadığı kehanet, alevlerin arasında gerçeğe dönüşmüş durumda ama şehir yanmaya başladıktan sonra ona inanmanın ne Cassandra'ya ne de Troya'ya bir faydası var.
Belki de Cassandra'nın yüzyıllar sonra bile resimlerde, şiirlerde ve hikayelerde yeniden karşımıza çıkması bu yüzden şaşırtıcı değil. Kehanetlerin yerini zamanla başka uyarılar, başka düşünceler ve başka sesler aldı ama onlara verdiğimiz tepki çok da değişmedi. Cassandra'nın hikayesinde bugün hâlâ tanıdık gelen, geleceği görebilmesi değil; bir şeyin söylenmiş olmasıyla gerçekten duyulması arasındaki o mesafe.
Kehanet Geçici, Sorun Baki
Bugün elbette geleceği tanrılardan gelen kehanetlerle öğrenmiyoruz. Onların yerini tahminler, analizler, eleştiriler ve uyarılar aldı. İklim krizinden teknolojiye, ekonomik eşitsizlikten yapay zekaya kadar gelecekte bizi neyin beklediğine dair sürekli birileri konuşuyor. Yine de Cassandra'nın hikayesinden tanıdığımız o eski refleks pek değişmiş sayılmaz. Özellikle de söylenen gerçek, alıştığımız düzeni sorguluyorsa. Önce fazla karamsar buluyor, abartıldığını düşünüyor ya da basitçe "o kadar da olmaz" diyoruz. Sonra zaman geçiyor ve bir zamanlar ihtimal olarak konuşulan şey hayatın sıradan bir parçasına dönüştüğünde, yıllar önce söylenenlere başka bir gözle bakmaya başlıyoruz.
Herbert Marcuse'nın 1964'te yayımlanan Tek Boyutlu İnsan kitabını bugün okuduğunuzda biraz böyle hissediyorsunuz. Marcuse geleceği tahmin etmeye çalışmıyordu; aksine tam karşısında duran dünyaya bakıyordu. Fakat herkes refahın, teknolojinin ve artan seçeneklerin getirdiği ilerlemeyi konuşurken onun dikkatini başka bir şey çekmişti. Gelişmiş sanayi toplumunun yalnızca ürün değil, ihtiyaç ve düşünme biçimleri de ürettiğini söylüyordu. Daha fazla seçeneğe sahip olmak bizi daha özgür kılıyor gibi görünüyordu ama Marcuse'nin sorusu biraz daha geriden geliyordu: Peki ne isteyeceğimize kim karar veriyordu? Eğer tüketim kültürü yalnızca ne satın aldığımızı değil, ne arzuladığımızı ve neyi normal kabul ettiğimizi de şekillendiriyorsa, önümüzdeki seçeneklerin çokluğu gerçekten özgür olduğumuz anlamına geliyor muydu?
Tanıdık bir durum aslında. Troya halkı tahta ata baktığında zaferi görüyordu; Cassandra ise aynı nesneye bakıp başka bir şey söylüyordu. Marcuse'nın yaptığı elbette kehanette bulunmak değildi ama hareket benzerdi: herkesin ilerleme olarak gördüğü yerde, o ilerlemenin beraberinde getirebileceği başka bir ihtimale bakmak.
1964'ü daha da ilginç yapan ise Marcuse'nın bunu yapan tek kişi olmaması. Aynı yıl Marshall McLuhan Understanding Media'yı yayımladı ve dikkati bu kez gördüğümüz şeylerden, onları nasıl gördüğümüze çevirdi. Bugün "araç mesajdır" sözünü duymayanımız neredeyse yok. Fakat cümlenin bu kadar tanıdık hale gelmesi, zamanında ne kadar tuhaf bir şey söylediğini biraz unutturdu. Çünkü McLuhan'a göre bir iletişim aracının etkisini anlamak için yalnızca içinden geçen mesaja bakmak yetmiyordu. Televizyon, radyo ya da başka bir iletişim teknolojisi bize yalnızca bir şey göstermiyor; neye dikkat ettiğimizi, dünyayı hangi hızda deneyimlediğimizi ve birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuzu da değiştiriyordu.
Bugün bunu anlamak için telefonumuzun ekranını birkaç dakika kaydırmak yeterli. Bir savaş haberi görüyoruz, hemen altında bir arkadaşımızın tatil fotoğrafı çıkıyor; ardından bir reklam, birkaç saniyelik komik bir video ve sonra başka bir felaket haberi geliyor. Bunların hiçbiri birbirine benzemiyor ama hepsi aynı ekranın içinde, aynı hareketle ve neredeyse aynı hızda önümüzden geçiyor. İçerik değişiyor, fakat onu tüketme biçimimiz aynı kalıyor. McLuhan'ın yıllar önce işaret ettiği şey de burada biraz daha anlaşılır hale geliyor: Bizi değiştiren yalnızca ekranda ne gördüğümüz değil, bütün bunları görmeye nasıl alıştığımız.
Marcuse ne istediğimizle, McLuhan ise nasıl gördüğümüzle ilgileniyordu. Biri seçeneklerin çoğaldığı bir dünyada arzularımızın nereden geldiğini soruyor, diğeri bilgiye erişimin hızlandığı bir dünyada o bilginin bize hangi biçimde ulaştığına bakıyordu. İkisinin de yaptığı, kendi dönemlerinde son derece sıradan görünen şeylerin karşısında biraz daha uzun süre durmaktı.
Cassandra'nın hikayesini iki bin yılı aşkın süre sonra hâlâ bu kadar tanıdık yapan da burada saklı olabilir. Artık surların önünde duran tahta bir at yok, yaklaşan felaketi tanrılardan öğrenen bir kahin de. Onların yerini ekranlar, veriler, raporlar, araştırmalar ve durmadan konuşan insanlar aldı.
Ama bütün bu seslerin arasında eski soru hâlâ aynı: Bir şeyi ne zaman gerçekten duymuş sayılırız? Bize söylendiği anda mı, yoksa artık görmezden gelemeyeceğimiz kadar gerçek olduğunda mı?
