Kuş bedenli bir canavardan sevimli denizkızına kadar Serin kavramının geçirdiği dönüşümü anlatıyor. Aslında hep kadına dair olan bir korkunun tarihini sirenler üzerinden anlatıyor.
Sirenlere varacaksın sen en önce,
onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları yandı,
bir daha evinde onu ne karısı karşılar, ne çocukları.
Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler,
çayırın çevresinde kemikler vardır, öbek öbek,
bunlar kemikleridir etleri çürüyen insanların,
büzük büzük durur kemiklerin üstünde deriler.
Böyle uyardı Kirke Odysseus’u, eve doğru yolculuğuna devam ederken. Bu tehlikeli mahlukatlarla Homeros'un Odysseia'sında tanışırız. Güzel sesleriyle denizcileri davet ederler; dümeni kırıp gider denizciler. Ayrılamazlar oradan; ya açlıktan perişan olurlar ya da kayalıklar onları oracıkta alaşağı eder.
Uçsuz bucaksız deniz; haritası yok, sınırı belirsiz! Gemiciler nasıl korktular bu bitmek bitmez yolculukta, kim bilir? Denizden korkmakta haklıydılar çünkü insan zihni, adı olmayan korkularla baş edemez. Belirsizliğe tahammül etmek tüm çağlarda insanlar için zordur; hele ki denizin tehlikeli bilinmeyeninde dolaşan denizciler için. Zihin hep bilmediğini bir yüze, bir sese, bir hikayeye dönüştürerek kontrol etmeye çalışır.
Mitolojik Siren yaratıkları da muhtemelen bu içgüdünün bir ürünüydü. Güzel sesleriyle gemicileri tuzağa düşüren bu yaratıkların, insan zihninin bilinmeyene bir beden vermek, belirsizliğe bir isim takmak ihtiyacının getirdiği bir açıklama olduğunu düşünmek çok mantıklı. İlginçtir; tarih boyunca sosyal yapılar ve kadına dair görüşler değiştikçe, Siren yaratıklarının sanattaki temsili de değişmiştir.

Siren (ya da Azra Erhat’ın çevirisi ile Sieren), Antik Yunan mitolojisinde köken bulur. Arzunun, yoldan çıkartılmanın, günaha sürüklenmenin temsili olarak yer bulmuştur kendine. Bu adın kökeni dahi Yunanca'da "bağlamak, tuzağa düşürmek" anlamlarına geliyor.
Ortaya çıktıkları ataerkil antik Yunan medeniyeti döneminden beri bu varlıklar kadın cinsiyetinde tasvir edilmektedir. İlginçtir; demokrasiyi icat eden toplumda bile oy veremeyen kadın, nasıl olup da erkekleri böylesi korkutan bir varlığın cinsiyeti olmuştur? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz ancak tamamı erkeklerden oluşan denizcilerin hiçbir dişiye rastlamadıkları sonsuz denizde, korktukları yaratıkları kadın olarak nitelendirmesi dikkat çekicidir.
Bu kadınlar sinisidir, oyunbazdır; onları tuzağa çeker. Cazibesi tamamiyle seslerindedir; güzel sesleriyle denizcileri ölüme davet ederler. Her ne kadar bugün zihnimizde canlanan Siren kavramı adeta bir femme fatale (cazibesiyle sevgililerini tuzağa düşüren kadın) olsa da, aslında ilk tasvirleri çok başka idi. Bilinen en eski eserlerde Siren'lerin kuş bedeninde kadın başlı yaratıklar olarak resmedildiklerini görüyoruz.

Bu yaratıkların öyküsü Ortaçağ'a gelindiğinde epey değişir. Hristiyanlık inancının yaygınlaşması ve egemenleşmesiyle Sirenler iyiden iyiye kadın bedenine dönüşmeye başlar, günahkar hale gelir. Dünyevi düşünceler ile ayartılmanın, ruhu ve ahireti tehlikeye atmanın sembolü olarak sanatta temsil edilmeye başlanır.
İnsanlığın hikayesi de zaten Hristiyanlık gibi semavi dinlerde bu şekilde başlar: Havva elmayı yer ve Adem onun günahını öder. Kadın, erkeği baştan çıkarır ve yok oluşa götürür. Siren kavramı da bu anlatıyı denizin derinliklerine taşıyan, aynı hikayeyi farklı bir sahnede tekrarlayan bir figür haline gelir.
Çizimlerde değişimi de bu dönemde kuştan balığa doğru yönelmeye başlar. Bu dönüşüm, eş zamanlı olarak edebiyatta da görülür. Dante'nin İlahi Komedya'sında bir Siren figürü tanımlanır: Araf'ta bir rüya sahnesinde şair, önce çirkin ve kekeme bir kadın figürü görür. Ona baktıkça kadın güzelleşir, tatlı bir sesle şarkı söylemeye başlar ve kendini gemicileri yoldan çıkaran Siren olarak tanıtır. Ama bilge bir kadın araya girer: Vergilius. Bu kadının elbisesini yırtar ve altından yayılan pis koku Dante'yi tiksintiyle uyandırır.

Rönesans'la birlikte Sirenler ve denizkızları daha insana benzer formlara evrilir. Dönemin bireyin değerine ve failliğine vurgu yapan hümanizm akımını yansıtır. Venedikli heykeltıraş Niccolò Roccatagliata'nın ürettiği küçük bronz Siren heykelciklerde bu dönüşüm gözlemlenebilir. Sirenler artık kenar süslemesi değil, zengin evlerin koleksiyon nesnesidir. Bedeni özenle, neredeyse bir ideale ulaşmak üzere işlenmiştir. Ancak bu insanileşme bizi aldatmasın. 16. yüzyıl Avrupa'sında "mermaid" ya da "siren" kelimesi, günlük konuşmada doğrudan fahişeler için kullanılan bir yakıştırma haline gelmiştir.

Siren figürünün asıl dönüşümü ise 19. yüzyılda gerçekleşir. Post-romantik ressamlar Sirenleri artık saldırgan femme fataleler olarak resmederler. Bu dönüşümün arkasında Viktorien dönemin kadın cinselliğine dair derin kaygıları olduğunu düşünmek yerinde olacaktır. Öyle ki kadın bedeni artık yalnızca güzel değil, tehlikelidir. Kontrol edilmesi gereken bir güçtür. Sanatta ise kötülüğün odağı Sirenlerin sesinden, bedenine doğru bir dönüşüm içindedir. Erken dönem eserlerde ses ve şarkı sahne kompozisyonunun merkezindedir. Kadının elinde lir olduğu, açık ağızla şarkı söylediği görülür. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde vurgu çıplaklığa ve bakışa kayar. Ses teması görsel olarak silikleşirken, beden ön plana geçer. Yani bu figür güzelleştikçe daha da şeytani bir hale gelir.

Bu sırada Siren ve denizkızı mitleri birbirine karışmaya başlar. İki ayrı mitin iç içe geçtiği ama artık ikisinin de hikayesini tam olarak anlatmayan karma bir versiyon ortaya çıkar.
Bugün geldiğimiz noktada Küçük Denizkızı Ariel'i bir tehdit olarak görmeyiz. Tanıdık, sevimli, masum bir figürdür. Oysaki örtük olarak anlatılan hikaye, o kadar da masum değildir. Ariel, sevdiği adam için sesinden ve denizkızı bedeninden vazgeçmiştir. Binyıllar önce denizdeki adamların tahammül edemediği belirsizlik, bugünün yapımlarında kadının vazgeçtiği bir özelliği olarak yorumlanmıştır. Adeta yaratık evcilleşmiş, uslanmış, itaat etmiş ve en değerli silahı olan sesini de geride bırakarak erkeğin ardından gitmiştir. Yani binyıl önce ölümcül bulunan o ses, bugün hâlâ bir kadının vazgeçmesi gereken bir şey olarak anlatılıyor.
Kim bilir, belki de en başından beri asıl korkulan Siren'in sesi değil de sesin sahibinin kontrol edilemiyor oluşudur. İnsan zihni bilmediği şeyi bir hikayeye hapsederek rahatlar; kadının sesini de yüzyıllardır aynı şekilde ehlileştiriyor. Önce canavarlaştırdı, sonra sessizleştirdi. Siren'lere dair anlayış aşamalı olarak değişti. Değişmeyen ise, bir kadının kendi sesiyle ne yapacağını hâlâ ona bırakmamamız.
