Leonardo’nun sessiz bir resmin içine müzik saklamış olabileceği fikri, onun dünyasına bütünüyle yabancı değildir. Leonardo için sanat, birbirinden kopuk değildir. Resim müziğe yaklaşabilir, müzik matematiğe, matematik bedene, beden mimariye ve bütün bunlar yeniden resme dönebilir.
Leonardo da Vinci’yi bugün düşündüğümüzde önce eserleri gelir aklımıza: Mona Lisa, Son Akşam Yemeği, Vitruvius Adamı… Oysa Leonardo’nun hikayesinin başında resimden önce başka bir ses vardır: Müzik.
Genç Leonardo’nun iyi bir müzisyen olduğu bilinir. Lir çalar. Lorenzo de Medici’nin çevresinde bulunur. Hatta Milano’ya gönderilirken yanında bir lir vardır. Onu yalnızca ressam olarak değil, müzik yeteneği olan bir sanatçı olarak da tanırlar. Bu ayrıntı önemsiz değildir. Leonardo’nun hayatında ses, başlangıçta bir yetenek olarak vardır fakat henüz bir etki olarak yoktur. Sesi güzeldir ama henüz dünyada bir yankısı yoktur.
Sanat tarihinde zaman zaman yetenek ile görünürlük arasındaki mesafe gözden kaçar. Bir insanın bir şeyi iyi yapabiliyor olması, o şeyin dünyada karşılık bulacağı anlamına gelmez. Leonardo da gençliğinde bu mesafenin içinde durur. Atölyeler vardır, siparişler vardır, büyük sanat çevreleri vardır ama henüz Leonardo’nun adı, Leonardo değildir.
Leonardo’nun gençliği, yarım kalan işlerle de örülüdür. Müneccim Kralların Tapınması’nı tamamlayamaz. Bazı projeler yarım kalır; bazı siparişler sonuçlanmaz. Büyük bir sanatçı olacağına dair işaretler vardır ama henüz büyük sanatçının kendisi ortada değildir.

Otuz yaşına geldiğinde Leonardo hakkında bugün bildiklerimizin çoğunun kimse farkında değildir. O, henüz “deha” değildir. Daha doğrusu, henüz dünya onu böyle adlandırmamıştır. Bu sessizlik önemlidir çünkü bir sanatçının hayatındaki en gürültülü dönem, henüz kimsenin onu duymadığı dönem olabilir. Leonardo’nun erken hayatında yetenek vardır ama tamamlanmışlık yoktur. Merak vardır ama sonuç yoktur. Birçok alana yayılan bir zihin vardır ama bu zihnin dünyaya bırakacağı iz henüz belirgin değildir. Leonardo’nun hayatı boyunca tamamlamadığı işler, tamamladığı işlerden daha fazla konuşulabilirken onun sessizliği bile zamanla bir üsluba dönüşür.
1482’de Leonardo Milano’ya gider. Yanında bir lir vardır. Bu ayrıntı, onun hayatındaki değişimi anlatmak için neredeyse fazla kusursuzdur. Müzikle gider fakat Milano’da yalnızca müzik yapmaz. Kendini bir ressamdan çok daha fazlası olarak sunar. Mühendislikten mimariye, askerî tasarımlardan su sistemlerine, sahne düzenlemelerinden heykel ve resme kadar uzanan geniş bir yetenek alanında var olur. Sanki Leonardo, kendi sesinin yetmediğini fark etmiş gibidir. Bir insanın sesi güzel olabilir ama ses güzelliği ile ses getirmek aynı şey değildir. Ses, bir anda duyulur; ses getirmek ise zaman ister. Leonardo’nun Milano yıllarında yaptığı tam da budur; sesini çoğaltmak. Bir resimde, bir makinede, bir çizimde, bir duvarın üzerinde, bir insan bedeninin oranlarında, bir fikrin peşinden giderken. Artık kendisini yalnızca konuşarak değil, bıraktığı şeylerle de anlatmaya başlar.

Leonardo’nun sanatında ses hiçbir zaman tamamen kaybolmaz, yalnızca biçim değiştirir. Son Akşam Yemeği’ne baktığımızda bir konuşma ânını görürüz. İsa’nın sözünden sonra masadaki havariler hareketlenmiştir. Eller birbirine yaklaşır, bedenler yön değiştirir, yüzler birbirinden ayrılır. Resim sessizdir ama sahne sessiz değildir. Leonardo, sessiz bir yüzeyin içine bir konuşmanın gürültüsünü yerleştirir. Bu yüzden bizler de Son Akşam Yemeği’ne yalnızca bakmayız, onu dinleriz. Masadaki hareketin içinde bir uğultu hissederiz. Kimileri şaşırmıştır, kimileri inkar eder, kimileri birbirine bakar.
Üstelik Leonardo’nun müzikle kurduğu ilişki, bu eserin etrafında yüzyıllar sonra ortaya çıkan başka bir iddiayla yeniden karşımıza çıkar. Giovanni Maria Pala, Son Akşam Yemeği’ndeki ekmeklerin ve ellerin konumlarını nota işaretleri olarak okuyarak resmin içine gizlenmiş bir melodi bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu iddia kanıtlanmış bir Leonardo bestesi değildir ama düşüncenin kendisi ilginçtir. Çünkü Leonardo’nun sessiz bir resmin içine müzik saklamış olabileceği fikri, onun dünyasına bütünüyle yabancı değildir. Leonardo için sanat, birbirinden kopuk değildir. Resim müziğe yaklaşabilir, müzik matematiğe, matematik bedene, beden mimariye ve bütün bunlar yeniden resme dönebilir.

Leonardo’nun hikayesinde beni asıl ilgilendiren, onun sonunda çok ünlü olması değil, daha önce kimsenin ondan büyük bir şey beklemediği bir dönemden geçmiş olmasıdır. Çünkü sanat dünyası yalnızca büyük eserlerden oluşmaz, beklemekten oluşur. Yarım bırakmaktan, yanlış zamanda doğmaktan, bir yere seçilmemekten, bir başkasının adının senin adının önüne geçmesinden…
Leonardo’nun önünde başka sanatçılar vardır. Sistina’nın duvarlarında onun yerine başkalarının freskleri vardır. Ancak sanat tarihi garip bir yerdir. Bir duvara kimin seçildiğini herkes hatırlamaz. Bazen başka bir duvara dokunan insan, yüzyıllar sonra daha yüksek sesle konuşur. Leonardo’nun sesi böyle büyür. Bir şarkıcı olarak değil, bir sanatçı olarak. Bir ressam olarak bile tek başına değil. Gördüğü her şeyi başka bir şeye dönüştüren bir zihin olarak. Onun asıl yeteneği belki de bir şeyi güzel yapmak değil, bir şeyin içindeki başka şeyi görebilmektir. Bir kuşun kanadında makineyi, bir yüzün kıvrımında zamanı, bir bedenin oranında evreni, bir sofrada müziği, bir resimde sesi.

Leonardo’nun hikayesi bana şunu düşündürüyor; her yetenek kendiliğinden sese dönüşmüyor. Bazıları uzun süre sessiz kalır, bazıları yarım kalmış işlerin arasında kaybolur, bazıları başkalarının seçildiği kapıların dışında bekler, bazıları ise sesini değiştirmek zorunda kalır. Leonardo önce sesi güzel olan bir adamdı, sonra ses getiren bir adama dönüştü. Aradaki fark, sesinin güzelliğinde değildi, söylemekten vazgeçmesinde de değildi. Söyleyeceği şeyi başka biçimlerde aramasındaydı. Bazı sanatçılar konuşarak duyulur, bazıları yazarak, bazıları resim yaparak, bazıları ise sustukları şeylerin içine başka bir ses bırakarak. Leonardo’nun eserleri yüzyıllardır orada duruyor. Biz onlara bakıyoruz ve hâlâ bir şey duyuyoruz:
Sesin bittiği yerde, eserin konuşması.
