Müziğin insan sesini aradığı ve sonunda onu bulduğu bir yolculuk Beethoven'in 9. Senfonisi. Kendisinin artık işitme duyusuyla tanık olamadığı bu ilahi buluşma, sesleri birbirine kavuştururken, insanları da birbiriyle kucaklaştırır.
7 Mayıs 1824'te Viyana'dan bir ses duyulur. Duyabilenler tarafından.
Bir senfoni. Birlikte yankılanan sesler korosu.
Ludwig van Beethoven'ın 9. ve son senfonisi, müzik dünyasında bir bitişi ve başlangıcı simgeler. Bu başlangıç der ki: Ses bir titreşim, en çok da bir çekimdir.
O zamana kadar senfoni geleneğinde insan sesi kendine yer bulmamış, enstrümanlar diğer enstrümanlarla yankılanmıştır. Belki de bu yüzdendir; 9. Senfoni, sonunda birlikte yankılanacağı insan sesini aramış ve ona kavuşmuştur.
Bu arayış son bulurken, işitme duyusunu o sıralarda büyük ölçüde kaybetmiş olan Beethoven, kendisi mahrum kalsa da bizi bu ilahi buluşmaya tanık etmek ister.

İlk Bölüm: "Allegro ma non troppo, un poco maestoso"
Hızlı ama çok değil, biraz da ihtişamlı.
Uzaktan beliren bir hareketin giderek yakınlaşıp bizi içine alması gibi başlar 9. Senfoni. Yaylı çalgıların hızlı girişi, hevesli bir dinleyişi başlatır içimizde. Yerinde duramayan bir heyecan kendini hemen belli eder. Bir çocuğun şen sesi gibi. Burada da aynı hevesi, aynı gençliği görürüz. Zamanı algılamaya izin vermeyen hızıyla bizi de sürükler içine.
Ara ara üflemeli çalgıların sesini tek seçtiğimiz yerler gelir. Bu anlar, bir çocuğun kendisini çok heyecanlandıran bir olayı anlatışını dinleyen bir yetişkin olmak gibidir. O neşe kaynağına sevgiyle bakarcasına dinleriz.
Yer yer çatılan kaşları, ara ara kısılan, sonra parıldayan gözleri bizi hikayenin içine alır. Merakımızı gittikçe daha çok uyandırır. Gözlerimiz bu ışıktan kamaşır.
Son ânı dramatik bir şekilde sessizlikle buluşur. Derin bir nefes alıp devam edecektir.
İkinci Bölüm: "Molto vivace"
Çok çok canlı.
Bu sefer enstrümanlar bize, farklı bir dinamizmle, mutluluktan bahseder. Bütün canlılığıyla, herkesin parmağının işaret ettiği yere bakarız. İçimize sığmayan bir güzellikle sarılır etrafımız. Gülen yüzler buluruz ve dans eden ayaklar. Sanki salon kahkahalarla dolmuş gibidir.
Yavaş yavaş telaş karışır hikayeye. Çünkü arayış başlamış, arayan ise hep bulmuştur. Ancak telaşın sesi ağır basar basmaz, mutluluk kendini tekrar hatırlatır. Adeta tek başına var olmasına izin vermez.
Sevinç karar verir ne dinleyeceğimize. Telaşın eline vermez ipleri. En güzel öğretilerden biri gibi gelir.
Nefes alma zamanının geldiğinin bir habercisi olarak melodi yavaşlar.
Telaş ve sevinç el ele tutuşup sahneden çıkarlar. Şimdi nefes alma sırası bizdedir.
Üçüncü Bölüm: "Adagio molto e cantabile"
Çok yavaş ve şarkı söyler gibi.
Bu bölümün sesleri sahneyi bir rüyaya çevirir. Sanki eskilerden sıcak bir hatıra izlemeye başlarız. Teşekkür edip o sıcaklığa şarkı mırıldanan bir huzur gelir bizi bulur. Çünkü hayat hep şarkı söylenebilir anlardan oluşur.
Derinlere ulaşan bir gülümseme, ayaklarımız yere sağlam basarken kollarımıza girer, bizi diyar diyar gezdirir. O huzurun içinde büyür, genişleriz.
Simurg hikayesindeki kuşlar gibi, kutsal olana şimdi daha yakından bakarız.
İlahi buluşma gelip kapıyı çalar.
Dördüncü Bölüm: "Presto"
Çok hızlı.
Önceki üç bölüme hızlı bir atıfta bulunup yine dramatik iniş çıkışlarını gösterir bize son bölüm. Senfoninin aradığı şeye yaklaştığının göstergesi olarak enstrümanlar Schiller'in Ode to Joy, Neşeye Övgü şiirine giriş yapar.

Beethoven'ın yıllar öncesinden eskizlerini oluşturduğu 9. Senfoni'ye bu şiirin konuk olması, artık insan sesini kaçınılmaz kılar. Şimdiye kadar Beethoven'ın notaları, kelime sarf etmeden o şarkıyı duyurmuştur. Bu eserin devamı ise artık sadece kelimelerin notalara eşlik etmesiyle mümkündür.
Senfoniye insan sesi giriş yaparken sanki enstrümanlar onu biraz uzaktan izler. Ancak hemen yanına ilişiverir, onunla birlikte coşkuyla okur bu şiiri.
Eser devam ettikçe şevkle dolup taşmamak imkansızlaşır. Kol kola yürüyen kalabalıkları karşılayan bir meydan gibi, yükselen sesler gökyüzüne ulaşır, maviliklere bulanır. İnsan sesini yalnız bırakmaz; birlikte yankılanmanın ne demek olduğunu daha iyi anlar artık müzik dünyası.
Neşeye Övgü, neşe vermekten çok; ona nasıl erişilebileceğini gösterir.
Birlik ve beraberlik bir kutlama halidir bu eserde. Senfoni insan sesiyle buluşurken, insan da insanla kavuşur. Öze ulaşır bu sayede.
Fazıl Say'ın seslendirdiği, Muhyiddin Abdal'ın İnsan İnsan adlı şiirinde de aynı nüansı görmek düşündürür:
Kendisinde buldu bulan,
Bulmadı taşrada kalan.
Sonuncu bölüm ise maestronun keskin, ancak aynı zamanda duygusal ve gurur duyduğunu belli eden el hareketleriyle biter. Dinleyiciler tam anlamıyla gerektiği kadar sessiz kaldıktan sonra salonu hiç şüphesiz yeni bir ses dolduracaktır: alkış sesleri.
Bu sefer seyircilerin kendisi enstrüman olur. Daha hiçbir müzik aleti yokken melodi ve ritim üreten bedenimiz yeniden tanışır bu hikayeyle.
En başa döner, yeniden dinler. En az 9 kere.
