Yakın zamanda raflarda yerini alacak romanı öncesinde Fırat Haza ile yazın dünyası, yazma alışkanlıkları, dergiciliği, ağaçlar ve ölüm üzerine, çocukluğundan bugüne uzanan derin bir sohbet gerçekleştirdik.
Fırat Haza Ankaralı. Öyküler, şiirler yazıyor ve resim yapıyor. Tarih öğretmenliği okumuş bir marangoz. Tüm kimlikleri bir diğerini besliyor sanki: Tuvalini, fırçasını kendi yapan bir marangoz, öyküye sığmayan kelimelerine şiirde nefes aldıran, o da yetmezse resim yapan bir sanatçı. Dolayısıyla yazar desek şairliğinin, şair desek ressamlığının, hepsini söylesek marangozluğunun hatırı kalır diye Haza’yı sanatçı diye tanımlamak kalıyor bana.
Ben Fırat Haza’yı kısa öyküsü Zeytin Karası ile tanıdım, Beyaz Gelincik’le kalemine aşina oldum. Sonra yayımlanmış diğer öyküleriyle hemhâl olunca gördüm ki kimi zaman distopik, kimi zaman metaforlarla örülü, çok kez duygusal, çoğunlukla yalnız karakterlerin durağan olmayan bir dünyası var. O dünya üzerinde konuşmayı teklif ettiğimde beni kırmadığı ve tüm samimiyetiyle cevap verdiği ve ayrıca “Çene Çıkmazı” isimli yeni şiirini ilk kez bu röportajla gün yüzüne çıkardığı için kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.
Bu röportajı hangi Fırat Haza ile yaptık derseniz, yazmaktan önce kaleme aşık oldum diyen bir yazar, sözcükleri seven bir şair ve ağaçları seven bir marangoz hepsini tek kelamda konuşturdu derim. Yakın zamanda raflarda yerini alacak romanı öncesinde Fırat Haza ile yazın dünyası, yazma alışkanlıkları, dergiciliği, ağaçlar ve ölüm üzerine, çocukluğundan bugüne uzanan derin bir sohbet gerçekleştirdik. Elimizde bu güzel röportaj kaldı, sizlerin de keyif alması dileğiyle…

Ağaçlarla Beraber Düşünmeye Başladım
H.U: Bildiğim kadarıyla öykü ve şiir yazıyor, resim yapıyorsunuz. Yakın zamanda çıkacak bir de romanınız var. Tüm bunların arasında baba mesleği olan marangozluğu da bırakmamışsınız. Bu da ayrı bir el mahareti ve dolayısıyla yaratıcılık istiyor. Bu üretkenliğin sırrı ne? Çocukluktan gelen meraklar mı yoksa zamanla edinilmiş alışkanlıklar mı sizdeki?
F.H: Benim çocukluğum bir marangozhanede ağaç naaşları arasında geçti. Öldüğünde en güzel kokan şey ağaçlardır. Ben de burnumda hep bu efsunlu kokunun esrarıyla dallanıp budaklandım. Doğal olarak bütün fireler benim için bir şeye dönüşmesi gereken parçalardı. Düdükler, kuklalar, arabalar ve kalemler… En güzelleri de kalemlerdi.
Sanırım ben yazıdan önce kaleme aşık oldum. Hâlâ kalemlerin peşinden sürüklenen bir hayatım var. Kalem yapmadığım ağaç türü kalmamıştır. Bir yazma itiyadım yok. Bir şeyi yazmak için önce onu anlamayı bekliyorum. Üzerine filmler izleyip kitaplar karıştırıyorum. En çok da o konunun ustasıyla ya da o acının muhattabıyla konuştuğumda zihnimde her şey daha berrak bir hâl alıyor. Tamamen anladığımı düşündüğümde ise benim için o an yer zaman fark etmiyor. Çok gürültülü bir mahalde bile düşündüklerimi yazabilirim. Ellerimi kullanmadan kulaklarımı dünyaya kapatabilme gibi bir yeteneğim var. Böyle anlarda zihnime, çocukluğumdaki o marangozhanede üzerinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ları, Peyami Safa’ları, Dostoyevski’leri okuduğum kiraz ağacından mamul masa kurulur, onunla beraber, mümkünse yürürüm. Yürüdükçe yazarım. Bu yüzden çok ayakkabı eskittim. Ancak bir şeyi bir türlü anlayamıyorsam ya da anlamak istemiyorsam o zaman onu şiir olarak yazıyorum. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum. Yazmak için çok insan tanımaya gerek yok. İnsan bir kere kendisiyle tanıştığı zaman hiç kimse yabancı gelmiyor.
Ağaçlarla beraber düşünmeye başladım. O zamanlar Ankara’da kış çok ağır geçerdi. Bazı ağaçlar sobada yanmak için vardı. Onların yanışının bile birbirinden farklı olması, yanarken çıkardıkları seslerin dahi başka başka oluşu içimde bir şeyi, sanırım bir duyguyu, ateşledi. Ateş yanar mı, yakar mı sorusu üzerine günlerce düşündüğümü hatırlıyorum. Ateşin yakmak için çırpınışını ama öte yandan da ne kadar çok çırpınırsa o kadar hızlı tükendiğini mesela… En hiddetli olduğu anda sönmeye en yakın olduğu gibi şeyler… Ya da yaşamak için yanmayı göze alması. Çünkü marangozluk bir sükûnet hâliydi. Her şey ince ince kesilirken her şeyi ince ince düşünmeye, rendelemeye iten bir süreçti.

İçimde Yanan Ölü Ağaçlarla Yürüdüm Hayatı
H.U: İlk öykünüz/şiiriniz ne zaman yayımlandı? Önce hangi türdü okurun karşısına çıkan, aslında bunu merak ediyorum.
F.H: Bilirsiniz okullar arası kompozisyon yarışmaları olurdu. Bir gün Türkçe öğretmenimle ağaçlar üzerine konuşurken bana bir kompozisyon yazmamı söyledi. Ben de yanmak ve ağaç cesetleri hakkında bir şeyler yazmıştım. Sonra benden habersiz onu yarışmaya gönderdiğini öğrendim. Finalde bir öğrencinin Yaşar Kemal’in Van Gölü üzerine bir anlatısını devşirip sunduğu anlaşılmıştı. Ben o anlatıya hayran kalmıştım. Kopyasını yazıp bütün gün onu okuduğumu hatırlıyorum. Ardından masama Yaşar Kemal’ler eklendi. Sonra da hep içimde yanan bu ölü ağaçlarla yürüdüm hayatı.
Gerçek anlamda ilk öyküm, salgın öncesinde bir dergide yayımlanmıştı. Aslında ben ondan öncesinde senaryo yazarlığına kendimi kaptırmıştım. Çünkü zihnim genelde kelimelerle örülü sahnelerle canlanıyordu. Her şey bir sahne, bir suret olarak düşüyordu zihnime. Lâkin bir gün bir abimiz cebinde izlemediğim yabancı bir filmin senaryosu ile geldi. Benden o senaryoyu okumamı istedi. Senaryoyu okurken çok duygulandım, hatta ağladım. Ardından beraber bu senaryonun filmini izledik. Film komedi filmiydi. Kahkahalar atarak izlediğimizi hatırlıyorum. Beni asıl hikâye yazmaya götüren şey de buydu. Hiçbir kameranın içimi yansıtamayacağı gerçeği ve yine hiçbir kameranın Yaşar Kemal’in gördüğü Van Gölü’nü çekemeyeceği gerçeği… O nedenle öykü yazmaya başladım.
Buluntu Hakkında
H.U: Tüm bu çalışmalarınızın yanı sıra Buluntu Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürütüyorsunuz. Bu çağda dergicilik yapmak artık cesaret istiyor ki zorluklarını da konuşmak isterim ama sizin de kısa öyküleriniz ve şiirleriniz öne çıkan birçok önemli edebiyat dergisinde yayımlanmış. Dolayısıyla şimdi dergicilik yapan sizin için de dergiler önemli başlangıç noktaları olmuştur. Dergicilik genelinde ve Buluntu özelinde bize neler söylemek istersiniz? Mesela Buluntu hangi alanlarda yeni eser alıyor, süreç nasıl işliyor?
F.H: Dergiciliğin tam bu çağda devam etmesi gereken bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Çünkü yapay zekâ ile birlikte oldukça basit içeriklere maruz kalıyoruz. Bu da bir süre sonra düşünme biçimini dahi etkiliyor. Yani beynin çürüyüşüne sebep olabiliyor. Tabii ben yapay zekâya karşı biri değilim. Doğru kullanımı birçok şeyi kolaylaştıracaktır.
İnsanların artık gerçek şeyler okumaya ihtiyacı var. Bu nedenle onay sürecinde ince eleyip sık dokuma taraftarıyım. Ayrıca dergiler çağın nabzını tutar. O dönemin edebi anlayışını en doğru şekilde dergilerden yakalayabilirsiniz, nitekim dergiler birer mutfaktır. İyi kalemleri görünür kılar, edebiyat tiranlarını yıkar. O nedenle dergicilik zor ama seviyoruz. Yeni yazarlar için dergiler doğru bir başlangıçtır.
Benim dergicilikte karşılaştığım zorluklar genelde zamanla ilgili oldu. Tabii maddi külfetinden bahsetmeyeceğim o ayrı mesele. Ancak gelen içeriklerin yoğunluğu, değerlendirmesi ve baskı süreci aralıksız bir koşuşturma istiyor. Yani özel hayat ve çalışma hayatıyla beraber yürütmek gerçekten zor. Sağlam metinler geldiği zaman bu işi yapmak keyifli hâle geliyor.
Buluntu, eser kabulüne devam ediyor. Web sitemiz buluntu.org üzerinde yürüttüğümüz Dijital Kürasyon bölümü de çalışıyor. Öykü, şiir, deneme haricinde resim de alıyoruz. Buluntu’ya eserler rumuzla gönderilir ve yayın kurulu tarafından yazarının ismi bilinmeden tamamen tarafsız bir şekilde değerlendirilir. Yani kişilere değil yazdıklarına bakılır. Geçen sayıda çok iyi metinlere yer verdik. Bu sayıda da hem görsel içerikler hem de öykü ve şiir kulvarında çok sağlam eserler var. Ayrıca seçilen öyküler Distory ile seslendiriliyor. Herkesi Buluntu’nun sayfalarına bekleriz.

İçimde Yanan Bir Ateşle Uyanıyorum Her Sabah
H.U: Öykülerinizde dikkat çekici bir kelime hazinesi var. Bugün unuttuğumuz kelimeleri yerinde ve zamanında kullanarak hikayelerinizi de şiirselleştiriyorsunuz. Şiir mi, hikaye mi diye sormak istemiyorum ama şiiri öyküyle, öyküyü de şiirle beslediğiniz aşikar. Bu noktada kendinizi yazar olarak mı, şair olarak tanımlamayı mı öncelersiniz?
F.H: Hikâye anlatıcılığı bence biraz da kelime avcılığıdır. Esasen kimi zaman tamamen öyledir. Atmosfer kurmak istiyorsanız kelimelere dikkat etmelisiniz. Çünkü bu oyunun kurallarını onlar belirler. Benim için bu tasarlanan bir süreç değil gerçi. Kendiliğinden kuruluyor çatı. Tabii bazen hangi sözcüğün aklımdaki o sahneyi daha iyi anlatabileceğini düşünüyorum. Ben senaryo yazarken de buna dikkat ederdim. Sarih bir şekilde anlatabilmek önemli. Bu bakımdan kendimi yazar olarak tanımlayabilirim. Şairim diyemiyorum. Sadece şiirsel bakıyorum her şeye.
H.U: Peki kelimelerle olan bu haşır neşirliği neye borçlusunuz? Genç bir yazarsınız, buna rağmen özellikle de bizden hemen sonraki kuşağın sözcük dağarcığında olmayan çok kelime var metinlerinizde. Özellikle Beyaz Gelincik’te. Nereden geliyor bu eski kelime sevdası?
F.H: Tarih okudum. Bahsettiğim gibi yazarlık aynı zamanda bir kelime avcılığıdır. Bir kelime bambaşka bir yere sürükleyebilir hikâyeyi ya da şiiri. Beyaz Gelincik’in anlatısı 1980’li yıllara dayanıyor. O nedenle devrin kokusunu hissettirmek gerekiyor. Bu da kelimelerle ve ortak hafızayla mümkün.
H.U: Son İhtiyacı isimli öykünüzde, üzerinde tırnak izi bulunan yuvarlak bir defter var ve biz Tekrar isimli öykünüzde aynı defteri mezarlıkta da göreceğiz ve bu kez içine gireceğiz defterin. Ama iki öykü arasında dört yıl var. Bu bir kurgu oyunu mu, yoksa defter alt metnini okumamız gereken bir metafor mu? Genel olarak metaforik bir anlatım tarzına sahipsiniz zaten. Bunları düşünüp seçerek mi metne yerleştiriyorsunuz, kendiliğinden mi gelip satır aralarına yerleşiyorlar?
F.H: Hülya Hanım öncelikle öykülerimi dikkatli okuduğunuz için teşekkür ederim. Tabii bunlar bile isteye yaptığım şeyler değil. O defteri başka bir öykümde bir hastanın midesinde de görebilirsiniz. Ya da bir anahtar vs. Bunlar benim imgelerim. Anlatma evrenimin parçaları. 4 yıl sonra o defterin içine girdik. Zaten o kadın öylesine mi fırlatmıştı o defteri? Dediğim gibi içimde yanmaya devam eden bir ateşle uyanıyorum her sabah. O ateşi besleyen imgeler bunlar. Sönmüyorlar… Charmander gibi.
H.U: Okur olarak öyküleriniz bende hüzünlü bir tat bırakıyor. Bazen can acıtacak kadar iletişimsizlik, yalnızlık, kendi içine sıkışmışlık, genellikle karamsar bir dünya var. Edebiyat elbette sıradan olmayan duygunun, düşüncenin mecrası ama neden bu kadar karanlık bu dünya?
F.H: Dünyaya baktığımda geride neşelerden ziyade sessizliklerin, kırılmaların ve büyük yalnızlıkların izini görüyorum. Sadece dünyaya da değil bu. Kendi içime baktığımda hayatta içime sürülen şeylerin hep buruk bir tadı olmuştur. Yolda yürürken koparılmış bir çiçeğin bakışı da beni üzebiliyor. Üzerine uzun uzun düşünüp o bakışı anlayabildiğim zaman yazabiliyorum. O bakışın üzerimdeki tesirini kâğıda döküyorum. Bazı zamanlar ise, belki de her insan gibi, kendimi dünyaya karşı çok öfkeli hissediyorum. Ama yine de bir kuşun kırılan ayağı için o öfkemi bir kenara atabilirim. Sakin kalabilirim. Hülasa herkes gözünün önünü yazıyor. Nereye taşındığın ve nereye baktığın ile alakalı bu biraz. Yazılarımda kendime gölgelerden oluşan bir dünya kurduğumun farkındayım. Belki de o gölgeler daha belirgin olsun diye ışıkları söndürüyorumdur. Ya da içimizdeki ateş daha görünür olsun diyedir. Bilemiyorum. Gözümün önü bu.
H.U: Cümleleriniz kısa, sade ve kuvvetli. Öyküleriniz içine hızlı alıyor. Zihninizde böyle kısa ve net mi kuruluyor bu cümleler yoksa bitirdikten sonra bir budama yapıyor musunuz?
F.H: Ağaçlara yakın olduğum için budama işine alışkınım, ama ne ağaçlarda ne de yazdıklarımda budama yapmayı seviyorum. Hikâyede, şiirde geriye dönmek canımı acıtıyor. Midemi bulandırıyor. Yine de tıpkı ağaçların kurumuş, kırılmış, hastalıklı dallarından uzaklaştırılması gerektiği gibi bazen yazılarımı budamaya mecbur kalıyorum. Ancak bu benim için bir metinde çok azdır. Genelde yazdıklarım zaten zihnimden bir bütün hâlinde, bitmiş olarak kâğıda düşer. Bu uzun hikâyelerimde de böyledir.

Beyaz Gelincik: Kerem’in Gözlerine Sude’nin Rengi Şifa
H.U: Biraz Beyaz Gelincik’i konuşalım. Ben bu kitabı, öykünün de geçtiği bir eylül öğleden sonrasında okudum. Tesirinde kaldığım bir hikaye, bir farklılıklar dünyası. Bir tarafta renkleri göremeyen bir erkek çocuğu, renkleri göremediği ölçüde duygusal. Diğer tarafta renkli ve tam anlamıyla herkes gibi olmayan bir kız çocuğu, fazla renkli olduğu için ayrıştırılan. Nasıl kurdunuz bu dünyayı? Beyaz Gelincik uzun bir öykü, tek başına basılmasının ana sebebi bu mu? Yoksa bunu başlangıç mı kabul edelim? Başka uzun öyküleriniz var mı?
F.H: Beyaz Gelincik aslında bir ilk aşkı filme aktarmak için yazılmış bir senaryoydu. Zamanla ortaya çıkan aksaklıklar yüzünden kâğıt üstünde kalmasına gönlüm elvermedi, ben de onu uzun bir hikâyeye dönüştürdüm.
Kerem’in dünyasındaki fırçalar benim dünyamda da var. Kendi şövalesini, tuvalini ve fırçalarını kendi yapan biriyim. Boyalarla bir şeyler anlatmayı, yazmak kadar çok seviyorum. Çünkü hem şiiri hem öyküyü kapsayan bir şey resim. O nedenle renk körlüğüne rağmen onun renklerle ilişkisini anlatırken zorlanmadım. Her şey özü ile iyileşir demiştim bir hikâyemde. Ayrıca her şey zıddıyla kaimdir. Kerem’in gözlerine Sude’nin rengi şifadır. Sude’nin ise varlık algısı illaki bir gözde değer bulacaktı. Bu hikâye bitmedi. Yeniden baskısı yapılacak ve biraz daha üzerine ekleyeceklerim var. Ayrıca filme dönüşmesi de mümkün. Bakalım bundan sonra Beyaz Gelincik’in hikâyesi nasıl devam edecek, ben de merak ediyorum.

Rüzgârın Saldırısını Öngöremedim
H.U: Edebiyatın sınırlarını biraz aşarak ama aslında satır aralarınıza da bir mum ışığı bırakarak yakın zamanda yaşadığınız kazayı konuşmak istiyorum. Bir süre önce kişisel sosyal medya hesabınızda bir araba kazası yaptığınızı okuduk. Sonra siz bunun bir kaza olmadığını, aslında bir tercih olduğunu söylediniz.
Beyaz Gelincik’i ayırıyorum ama yayımlanan kısa öykülerinizde de, şiirlerinizde de ölüm hep ana temalardan biri. Yalnızca ölüme indirgeyemem lakin genel bir zamansızlık, daha doğrusu doğrusal olmayan bir zaman var. Nerede gerçek hayattayız, nerede kurgudayız ayırt edemiyorum. Benlikler bölünüyor. Çok fazla ölüm geçiyor satır aralarında. Bunun bilinçli bir tercih olmadığını, bilinçaltınızın tekinsiz koridorlarından çıktığını tahmin ediyorum.
Yaşadığınız bu olaya da binaen sormak istiyorum: Peki, nasıl iyileşecek bu dünya? Hem bu dünya, hem iç dünyanız için soruyorum bunu. Zeytin Karası öyküsünde diyorsunuz ya, “Her şey özüyle iyileşir.” Bizim için, sizin için bu öz ne?
F.H: Bir şey izlemiştim. Nerede hatırlamıyorum. Çok uzun yıllar önce. Satıcının tezgâhı bir rüzgârla devriliyor ve satıcı aniden kendisini köprüden aşağıya bırakıyordu. Bu sahne o an çok anlamsız gelmişti bana. Bir tezgâh devrilebilir. Değer mi? Ama sonra o tezgâhın daha önce kaç kez devrildiğini düşününce onu anlamıştım. Şimdi hak da veriyorum. Hayatın taşma noktaları var. Herkes için böyledir bu. En çok kendi iç dünyamıza bakmaktan kaçınırız. Görmezden geliriz. İçimize bakmak da yüksek bir binanın balkonundan aşağıya bakmak gibidir. Ben yıllardır iç haritamı görmezden geldiğimi fark ettim. Rüzgârın saldırısını öngöremedim. Tezgâhım savrulurken peşinden gitmek istedim. O balkondan bakmak… İki büyük kayıp. En son yoldaşım, köpeğim Poe. İçime sürülen şeylerin en acısıydı bu. İnsanın hayatından vazgeçmesi bir şaka olamaz. Ve ölüm hiç şakaya alınabilecek bir şey değil. Bu tamamen kendi dünyamda verdiğim bir iç savaşın tezahürü.
Evet, hikâyelerimde bir zamansızlık söz konusu. Bazen zaman üst üste biniyor, bazen birden sıçrıyor, bazen de olması gerektiği gibi. Hayatta da öyle değil mi? Bazen neresi gerçek, neresi kurgu ayırt edemeyiz.
Bir öykü dosyam yolda. Orada çok eğlenceli öyküler de olacak. Ancak o “hüzünlü tat” ne yazarsam yazayım hep olacak sanırım.

Belki Benim Özüm Yazmaktır
H.U: Bu tatsız konuları bir kenara bırakıp son olarak yeni çıkacak romanınız üzerine konuşalım. Ne okuyacağız? Ve sonra sırada ne var? Öykülerinizi ya da şiirlerinizi topluca basmayı düşünüyor musunuz?
F.H: Şu sıra bir öykü ve bir şiir dosyası üzerinde çalışıyorum. Öykülerimi ve şiirlerimi toplayıp onları bütüncül bir hâlde okura sunma derdindeyim. Onun dışında beni en heyecanlandıran şey romanımın yayımlanacak olması. Ona uzun yıllardır ayrı bir emek veriyorum. Okumalar, araştırmalar ve geziler yapıyordum. Denizcilik üzerine bir hikâye bu. Bir kaçış ve arayış serüveni. Öz bulma meselesi aslında. O hâlde yukarıdaki öz meselesine burada cevap verebilirim. Belki benim özüm yazmaktır.
Çene Çıkmazı
ağzı açık bırakılmış bir ev
bazen ansızın böyle bir şey kokuyor
ne başka tadı var ne tuzu
yine de tüm çıkmazlarını biliyorum
uzatmak dışında çaresi olmayan yollarını
nasıl olur
dönüp dolaşıp yer bulamıyorum duvarlarında
burada yerim yok diye diye
iki tekme bir vapur gittiğim özlem
burada ağzım ağzına kadar dolu
dilimde senden başkası kalmadı
bir sabah ağzımı ağzına kadar açıp
içime baktım
içim çok aşağıda sevgilim
içim intihar provası
öyle düştüm ki
düşüyorum hâlâ
çırpınmadım
çarpmadım
beni içine sürdüğün geceler
beni yanından alıp karşına koyduğun sabahlar
bazen sadece sırtımı hissediyorum
labirent bulmacada unutulmuş gibi
tanrının çocukluğuyla karşılaşan çocukluğum
bir suretim karnında saklı
iki çene çıkmazı
bu vakitler camdan yaratılmış
her şey kırılmaya ne kadar müsait
kapat kapıyı sevgilim
ömrümün sonuna dek
senden bana bir baş dönmesi kaldı
Fırat Haza
Fırat Haza’nın Yayımlanmış Bazı Öyküleri
Tekrar, Yük Dergisi, 2026 (Tekrar, daha önce şiir formatıyla Karnaval’da 2025 yılında yayımlanmıştır.)
Zeytin Karası, İshak Edebiyat, 2026
Parmak Dürbünü, KE Çocuk Dergisi, 2025
Beyaz Gelincik, Klaros Yayınları, 2024
Kül, 2023’te Veteriner Hekimler Derneği’nin düzenlediği Muzaffer İlhan Erdost Öykü Yarışmasında seçkiye girmiştir.
Psycho-Obcejt, Olağan Hikaye, 2022
Son İhtiyacı, Buluntu, 2022
Bir Akşam Haberleri Hikayesi, İshak Edebiyat, 2021
Fırat Haza’nın 2026 Yılında Yayımlanmış Bazı Şiirleri
Öylesine, Gayet Dergi
Günöte, Eliz Edebiyat
Heba, Eliz Edebiyat
Konuşamayacağız Benimle, Cin Dergi
Evcil Uçurum, Kibrit Fanzin
Yok, Akatalpa
Tekrar, Karnaval
Ütülü Balık, Buluntu
Ayak Düşü, Buluntu
Bana Biraz, Pulsar
